GALATASARAY’I KÜÇÜK DÜŞÜRME ÜNAL AYSAL!

GALATASARAY’I KÜÇÜK DÜŞÜRME ÜNAL AYSAL! Alfred de Vigny isimli yabancı bir şairin “Çok defa korku, yalan söylemesini öğretir.” diye bir sözü vardır. Bu sözü Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın tartışmalara malzeme olan ve siyasete karışan son açıklamaları üzerinden değerlendirirsek, somut bir örnek daha göstermiş oluruz. Kanal D'de yayınlanan Mehmet Ali Birand'ın sunduğu 32. Gün programına konuk olan Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, "25 milyon taraftarın hemen hemen 20 milyonunun Erdoğan'a oy verdiğini tahmin ediyorum" şeklindeki açıklamasıyla, AKP iktidarının Türkiye’de birçok kurumu dize getirdiği gibi, milyonlarca taraftarı olan koskoca kulüpleri de ne hale getirdiğinin delili olmuştur. Ünal Aysal’ın mantığına göre Galatasaraylılar olmasa AKP diye bir partinin var olması da mümkün değildir. Bir Galatasaray taraftarı olarak Ünal Aysal’ın bu sözlerinden ut....

Devamı Okunma : 320 30-Ocak-2012 Pazartesi

 
YILDIRAY ÇİÇEK ARŞİVİ ARA
GENÇ SESLENİŞ ARŞİVİ ARA

TBMM BAŞKANVEKİLİ VE MHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ MERAL AKŞENER İLE SÖYLEŞİ
TBMM BAŞKANVEKİLİ VE MHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ MERAL AKŞENER İLE SÖYLEŞİ

12 Eylül darbesi ve 28 Şubat sürecine bugünden bakıldığında her ikisinin de ABD projesi olduğu gayet açık bir şekilde, sonuçları ile birlikte görülmektedir.

“Bir olayın failini bulmak için ondan en fazla faydalanana bakmak yeterlidir” kuralını hatırlayalım. 12 Eylül milliyetçi refleksleri, 28 Şubat ise dindarların milli reflekslerini tahrip etmek için yapılmıştır. Her ikisinin de yerli ortakları ABD nezdinde muteber generaller, büyük sermaye ve devrin bazı medya mensuplarıdır. Hedefinde ise Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmek vardır.



*Sayın Meral Akşener yoğun programınız içerisinde bizlere ayırdığınız vakit için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Türkiye adım adım 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşecek referanduma doğru ilerliyor. Bu süreçte Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu genel olarak değerlendirir misiniz?

Anayasalar değişmez, kutsal metinler değildir. Elbette günün şartlarına uygun hale getirilmelidir. Buna MHP olarak bir itirazımız yoktur. Bu tür ihtiyaçlar doğduğunda da her zaman destek verilmiştir. Ama anayasa değişikliklerinde aranması gereken temel ilkenin, geniş tabanlı bir mutabakat sağlanması olduğunu da her zaman genel başkanımız ve parti sözcülerimiz dile getirdiler. Yanlış olan AKP’nin tek taraflı, dayatmacı, antidemokratik tavır ve davranışlarla toplumu kamplaştıran siyaset yapma anlayışıdır.

12 Eylül 1980’de anayasaya oylaması tam bir kaotik ortamda yapılmıştı. ‘Hayır’ demek vatan hainliğine eşdeğer kabul ediliyordu. Maalesef bugün de yaşandığı gibi demokratik bir tartışma ortamı bulunmuyordu. O günlerde karşı görüşte olan birkaç kurucu meclis üyesinin maaşlarının derhal kesilmesini, hatta meclisten atılmasını isteyenlerin yazılarının yer aldığı gazete nüshaları kütüphane raflarında duruyor.

Şimdiki anayasa değişikliği ile demokrasinin standardının yükseltildiğini iddia edenlerin, en azından demokrasinin en temel ilkesini bilmeleri gerekirdi. Demokrasi yönetenlere karşı yönetilenlerin hak ve hukukunu korur. Sayın Erdoğan’ın istediği gibi mecliste çoğunluğu elinde bulunduranın dilediğini yapabildiği sistemin adı maalesef demokrasi değildir. Buna çoğunluğun hukuku denir ki, ne yazık ki demokrasinin bu aşamayı geçtiği birkaç yüzyıl oldu.

*AKP iktidarı, anayasa değişikliği ile neyi hedeflemektedir? AKP, referandum propagandasını “12 Eylül 1980 darbesinden hesap soracağız.” şeklinde ön plana çıkarmaktadır. Bunu ne derece samimi ve inandırıcı görüyorsunuz?

Referandum süreci ile AKP iktidarı, Türkiye’nin içinde yaşadığı ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarını gözlerden gizlemeyi hedeflemektedir. Seçmen kamplaştırılarak, gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik alt yapı hazırlanmaktadır.

Açılım denilen bölünme ve yıkım projesi ile hem Türk milletinin hem de hukuk sisteminin direnç noktalarının tahrip edilmesi hedeflenmektedir. Hükümetin denetimi altında bir hukuk sistemi oluşturularak, yolsuzluk konusunda yargıdan yakayı kurtarmayı amaçlamaktadırlar. Batı standardı demokrasilerde kürsü dokunulmazlığı ile sınırlı olan milletvekili dokunulmazlığı, ülkemizdeki tam dokunulmazlık sayesinde maalesef rüşvet, irtikâp, kalpazanlık ve ihaleye fesat karıştırmak gibi ağır suçlarla yargılanması istenilen suçluların saklandığı bir kurumu ortaya çıkarmıştır. AKP kendi ilk seçim programında da yer alan bu değişiklikten ısrarla kaçmaktadır. TBMM çatısı altında bölücülük, rüşvet ve irtikâp ile suçlananlar korunmaktadır. Ülkemizi soyanlardan, askerimize kurşun sıkanları savunanlardan hesap sorulamamaktadır.
12 Eylül diktasından hesap sorabilmek için, 12 Eylül diktasının meşruiyet kaynağı olan Avrupa ve ABD’den bağımsız ve bağlantısız hareket edebilecek bir iktidar gerekir. Biliyoruz ki, AKP iktidarı da aynı 12 Eylül 1980 ihtilalcileri gibi meşruiyetlerini ABD ve AB’den almaktadırlar.

12 Eylül darbesini bilen, o günleri yaşayan biri olarak, kullandığı dil ve üslubu ile Sayın Erdoğan bana Kenen Evren’i hatırlatıyor.

15. Maddenin kaldırılması aslında muhalefet partilerinin bir talebi olarak ortaya atılmıştı. İktidarın ilk anayasa hazırlığında bu madde yoktu. Bugün ise çok ilginç bir şekilde sanki bu anayasa değişikliği 12 Eylül ile bir hesaplaşma yapılmak için hazırlanmış gibi sunulmaya çalışılıyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bu anayasa değişikliğinin amacı yargı ve anayasa mahkemesinin AKP’nin bir kurumu haline dönüştürülmesidir.

12 Eylül darbecilerini yargılamayı kapsamayan bir madde değişikliğinin hiçbir önemi yoktur. Darbecilerle mücadele edecekler, 28 Nisan 2007’de kendilerine muhtıra verenlere üstün hizmet madalyası verip, altına bir milyon TL’lik araba çekmez. Üç yıl önce bizzat kendine muhtıra verenlerden hesap soramayanlardan, 12 Eylül diktasından hesap sormasını beklemek ise en hafifinden saf dilliliktir.

AKP bu madde ile asıl amacı olan yargıyı ele geçirme planını gizlemeye çalışmaktadır. Anayasa sürecinde maddelerin ayrı ayrı oylanmasından kaçmasının nedeni de budur.


*AKP, 30 yıl önce yaşanmış 12 Eylül 1980 ihtilalini anayasa değişikliği paketinin temel gerekçesi olarak göstermekle birlikte, 28 Şubat sürecini yaşatanları ve 27 Nisan e-muhtırasını yayınlayanları bu anayasa değişikliği paketinde göz ardı ediyor. 28 Şubat süreci üzerinde özellikle durmak istiyorum. Çünkü o dönemde siz, İçişleri Bakanı idiniz ve 28 Şubat sürecinin mimarlarına karşı sergilediğiniz dik duruş hala hafızalardaki yerini koruyor. O sürece dair kamuoyunda İslamcılara karşı darbe yapıldığı yönünde bir algılama olmasına rağmen, süreç sonrası AKP’nin doğuşuna şahit olduk. Üstelik AKP’nin iktidara gelişini ilk öven kişilerden biri, 28 Şubat döneminde Genel Kurmay İkinci Başkanı görevinde bulunan Çevik Bir oldu. Sizce tüm bunlar ne anlama geliyor?


12 Eylül darbesi ve 28 Şubat sürecine bugünden bakıldığında her ikisinin de ABD projesi olduğu gayet açık bir şekilde, sonuçları ile birlikte görülmektedir.

“Bir olayın failini bulmak için ondan en fazla faydalanana bakmak yeterlidir” kuralını hatırlayalım. 12 Eylül milliyetçi refleksleri, 28 Şubat ise dindarların milli reflekslerini tahrip etmek için yapılmıştır. Her ikisinin de yerli ortakları ABD nezdinde muteber generaller, büyük sermaye ve devrin bazı medya mensuplarıdır. Hedefinde ise Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmek vardır.

28 Şubat’ın sonuçlarına bakıldığında, bugünkü iktidar tarafından milli görüş geleneğinin millilik sıfatının terk edilmesi, mili görüşçülerce büyük şeytan olarak yıllarca takdim edilen ABD’nin bu süreç neticesinde büyük ağabeyliğe terfi etmesidir. Bu sürecin sonucunda Sayın Erdoğan BOP projesinin eşbaşkanıdır.

Başbakana göre Türkiye’de 36 etnik grup vardır, tarihimizle yüzleşmek gereklidir, Kürt meselesi vardır ve açılım süreci adı verilen süreçle bu çözülecektir.
Açılım süreci adı altında, Habur sınır kapısında hukuk ayaklar altına alınarak teröristin ayağına mahkeme götürülmüştür. Türk bayrağı ve Atatürk resmi sorun çıkmasın denilerek mahkemenin yapılacağı salondan çıkarılmıştır. Teröristler muzaffer işgal ordusunun askerleri gibi törenlerle karşılanmış ve bu görüntüleri gören Sayın Erdoğan “Güzel şeyler oluyor.” diyebilmiştir. Bütün bu tavizler neticesinde terör azmış, bedeli şehit kanları ile ödenmiştir.
12 Eylül 1980 darbesi ile 28 Şubat sürecinin yarattığı AKP iktidarının, velinimetlerinden hesap sormasını beklemek imkânsızdır. Bu anayasa değişikliği içinde de 12 Eylül 1980’den hesap sormaya yönelik hiçbir madde yoktur.

*Sayın Akşener tekrar 12 Eylül 1980 darbesi ile ilgili gündeme dönecek olursak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kenan Evren’in astırdığı Ülkücü-devrimci gençleri birdenbire hatırlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugüne kadar Ülkücülere “Irkçı, kafatasçı, mafya bozuntuları” ifadeleriyle hakaret eden Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ülkücü şehidin mektubunu sansüre uğratarak okurken ağlamasının arkasında ne tür hesapların olduğunu düşünüyorsunuz?


Sayın Erdoğan, hatırlarsanız, “Ben doktora değil, hemşireye iğne yaptırırım.” diyerek doktorlar ile hemşireler arasına fitne sokmak istemişti. Yine hatırlarsanız, 1980 öncesinde ülkücülere “Önce Müslüman mısın, Türk müsün?” diye sorarak aralarına fitne sokmaya çalışırlardı.

Bu siyasi gelenekte asla mertçe mücadele yoktur. Dün hep güce ve güçlüye biat etmişlerdir. Bugün de “Güç bizim elimize geçtiğinden artık herkes bize biat etmek zorundadır.” anlayışına sahiptirler. Şimdi yerden yere vurdukları 12 Eylül diktası, ülkücülere ve solculara işkence ederken hiçbir şekilde sesleri çıkmamış, hatta meydan onlara kaldı diye onlarla işbirliği bile yapmışlardır.
Bunlarda ne vefa nede hicap vardır. Daha dün “Kafatasçı, ırkçı, bunların eli bile sıkılmaz.” dediği ülkücülere, bugün oy alabilmek, onları birbirine düşürebilmek, aralarına fitne sokabilmek için “MHP’li kardeşlerim” diyebilmektedir. Doğrusu bunu da ancak Sayın Erdoğan söyleyebilir.

*Habur sınır kapısında PKK’lıların karşılanması törenine yeterli tepkiyi vermeyen, Öcalan’ın İmralı’daki koşullarını iyileştiren, özerklik ve federasyon isteyen BDP ile sürekli istişare içinde olan AKP’nin, BDP seçimi boykot kararını defalarca açıkladığı halde, “MHP, CHP ve BDP aynı cephede ‘Hayır’ diyor.” propagandasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Genel Başkanımız Dr. Devlet Bahçeli’nin dediği gibi kimler evetçi, bir bakmalıyız. Tabii ki AKP evetçi, Talabani evetçi, Barzani evetçi, Barzaniciler evetçi, başta ABD olmak üzere AB evetçi, açılımcılar evetçi, PKK’nın seçime katılmama kararına bakmayın aslında onlar da evetçi.

PKK anayasa oylamasına kadar ateşkes kararı almış. Bölücübaşı artık yalnızca avukatları ile değil, her hafta aile mensupları ile de İmralı’da açık görüş yapabiliyor. Çok değil, bir ay önce “Nasıl olurda askerin denetimindeki bir hapishaneden örgütünü yönetebilir.” diye itiraz eden yandaş medyanın kalemleri buna ne diyecek? AKP el altından PKK ile görüşürken, bunu gizlemek için en olmadık şeyleri bile söyleyebiliyor. Bu AKP’nin PKK ile deşifre olan temaslarının açığa çıkmasının suçluluk telaşıdır. Son bir yıldır teröristbaşının rahatı için yapılan harcamalar, yanına gönderilen örgüt arkadaşları, ailesi ile haftalık görüşme izinleri hep bu hükümet tarafından verilen tavizler değil midir? Teröristbaşı, bu hükümet zamanında hapishaneden örgütünü yönetir hale gelmiştir.



*Gözlemlerinizden yola çıkarak, 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşecek referandumdan nasıl bir sonuç çıkmasını bekliyorsunuz?


İnançlı muhafazakârlar, samimi dindarlar, ülkenin peşkeş çekildiğini gören AKP seçmeni, tek adam ruh halinden rahatsız olan AKP yöneticilerinin Sayın Erdoğan’a “Mağrur olma padişahım. Senden büyük Allah var” mesajını vereceklerini görüyorum. Türk milleti oynanmak istenen oyunun farkındadır. Bu referandum ile Tayyip Erdoğan’a Türk milleti, “yeter artık” diyecektir.



*Sayın Akşener, bizi ayırdığınız vakit için tekrar teşekkür ediyoruz. Okuyucularımıza son olarak iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?


Tüm ülküdaşlarıma buradan sizin aracılığınız ile referandum sürecinde haklı itirazlarımızı her Türk vatandaşına anlatmaları, fitnebazlara hadlerini bildirmeleri, birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri için sesleniyorum. 12 Eylül Referandumu yalnızca bir oylama değildir. Bu, Türkiye’nin geleceğinin, varlığının, birlik ve beraberliğinin oylanmasıdır. Buradan cesaret alacak olan hükümet, bir sonraki süreçte şimdi yandaşları ile seslendirdiği otonomi, çift dillilik ve çift unsurluluk gibi hezeyanları önümüze koyacaktır.

OKUNMA : 7081 20-Agustos-2010 Cuma

Adınız Soyadınız
E-Mail Adresiniz
Yorumunuz