GALATASARAY’I KÜÇÜK DÜŞÜRME ÜNAL AYSAL!

GALATASARAY’I KÜÇÜK DÜŞÜRME ÜNAL AYSAL! Alfred de Vigny isimli yabancı bir şairin “Çok defa korku, yalan söylemesini öğretir.” diye bir sözü vardır. Bu sözü Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın tartışmalara malzeme olan ve siyasete karışan son açıklamaları üzerinden değerlendirirsek, somut bir örnek daha göstermiş oluruz. Kanal D'de yayınlanan Mehmet Ali Birand'ın sunduğu 32. Gün programına konuk olan Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, "25 milyon taraftarın hemen hemen 20 milyonunun Erdoğan'a oy verdiğini tahmin ediyorum" şeklindeki açıklamasıyla, AKP iktidarının Türkiye’de birçok kurumu dize getirdiği gibi, milyonlarca taraftarı olan koskoca kulüpleri de ne hale getirdiğinin delili olmuştur. Ünal Aysal’ın mantığına göre Galatasaraylılar olmasa AKP diye bir partinin var olması da mümkün değildir. Bir Galatasaray taraftarı olarak Ünal Aysal’ın bu sözlerinden ut....

Devamı Okunma : 320 30-Ocak-2012 Pazartesi

 
YILDIRAY ÇİÇEK ARŞİVİ ARA
GENÇ SESLENİŞ ARŞİVİ ARA

İLAHİYATÇI PROF. DR. ABDURRAHMAN KÜÇÜK İLE SÖYLEŞİ
İLAHİYATÇI PROF. DR. ABDURRAHMAN KÜÇÜK İLE SÖYLEŞİ

Sayın Hocam, Türkiye’nin ilahiyat alanında değerli bir bilim adamı olarak, özellikle Dinler Tarihi üzerine çalışmalarınızla Türk milleti tarafından tanınmaktasınız. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan referandumla ilgili propagandaların din söylemleri üzerinden gerçekleştiğini gözlemekteyiz. Bu süreçte Türkiye’de “Evet” ve “Hayır” cephesinin ayrışmasında, dinin istismar edildiğini ya da çarpıtılmaya çalışıldığını düşünüyor musunuz? Türklerin İslamiyet’i kabulünden bu yana dinin siyaset üzerindeki ve siyasetin din üzerindeki etkileri açısından, bugünkü süreci nasıl konumlandırıyorsunuz?


Küçük: Sorunuz, hem İslam Dini, hem diğer dinler, hem de günümüzdeki siyaset açısından önemli; önemli olduğu kadar da hassas bir sorudur. Çünkü bir yerde din varsa orada hassasiyet vardır; en azından hassasiyetin olması gereklidir. Buna sebep, dinin manevî bir alanı, inanmak gibi bir alanı ilgilendiriyor olmasıdır. Bir şeye inanan insan, onu “iman” haline getirebilmekte ve arkasından şartlanıp saplanmaktadır. İman haline getirildikten, şartlanıp saplantıya girdikten sonra, o konuda her şey meşrulaşmakta ve bu konuda “ölüm” dahil her yola olumlu bakılabilmektedir. Onun için din özellikle İslâm Dini gibi “son ve ekmel” bir din dairesinde olan kimselerin konuştuklarına, yazdıklarına ve tavırlarına dikkat etmesi daha da önem kazanmaktadır.
12 Eylül’de yapılacak Referandum’da bu konu açık seçik ortaya çıkmakta; “Evet” veya “Hayır” cephesi ayrışmasında, bazı kesimlerin açıktan, bazı kesimlerin dolaylı yoldan İslâm gibi Yüce bir dini istismar etmeye hatta değişik yollardan çarpıtmaya çalıştığı dikkati çekmektedir. İlim adamı kisvesi altında bazı İlâhiyatçıların, bu kisve altında programlara çıkıp ahkâm kesenlerin ve bazı gazetelerde köşe işgal edenlerin; evirip çevirerek, arkadan dolaşarak “evet” demeyi nerede ise “İslâmî kural” gibi sunmaya çalıştıkları, bazı cemaatlerin “evet” demek için Umre İbadetinin bile askıya alınabileceğini, bazıları da “ölüleri” bile evet demeye çağırmaları bu ayrıştırmanın, kamplaştırmanın hatta çarpıtmanın tipik örnekleridir. Bunlar, bu “fetva(!)”yı niçin veriyorlar, niçin işi bir ölüm kalım meselesine dönüştürüyorlar, niçin Müslümanları ayrıştırıyorlar, niçin kamplaşmayı körüklüyorlar? Bu soruların arka planının iyi ve doğru okunması gerekmektedir. İslâm Dini’nin arkasına saklanmadan ortaya çıkıp açıktan kanaatlerini ifade etseler; kimsenin itibar etmeyeceğini iyi bilmekteler ya, işgal ettikleri “manevî makamı” ya 12 Eylülcülerle dolayısı YÖK ile kurdukları olumlu diyalog sonucu lütuf olarak elde ettikleri “Profesör” gibi unvanları kullanarak samimî dindar olan Türk Milletini istismar ve ifsat ettikleri dikkati çekmektedir. Ayrıca bu dönemde kurulan sözüm ona araştırma merkezleri, strateji kuruluşları, dernekler ve vakıflar da aynı zihniyet içerisindedir. Bununla ilgili sayısız örnekler vardır. Ancak bu tür zihniyet ve tutumların hiç kimseye faydası olmayacağı gibi “fitne”ye yol vereceği için hem dinî, hem millî, hem de siyasî olarak kapanması zor yaraların açılmasına sebep olacaktır.
Fitnenin İslâm Tarihinde sebep olduğu yaraların bir kısmının 1400 yıldan beri henüz giderilemediği bilinen hususlardandır. Türkler; Müslüman olduktan sonra, Sıffın’da, Cemel Vakası’nda ve Hakem Olayı’nda ortaya konulan fitnenin yaralarını sarmaya, dinin siyasete alet edilmesinin ve dinin siyasallaştırılmasının önünü kesmeye uğraşmıştır, hâlâ da uğraşmaktadır. Bunun için Türk Milleti; İslâm’ı yüce tutmaya, siyaset malzemesi yapmamaya, samimî olarak Müslüman olmaya, Kuran’ın hükümlerini ve Peygamberin uygulamalarını, geçmişte yaşanmış yanlışlıklardan ders alarak, doğru anlamaya azamî gayret göstermiştir. Çünkü Hz. Ali’yi Devlet Başkanlığı’ndan düşürebilmek için Kuran’ı hakem kılalım deyip hile yoluna sapmışlar, dinî siyasete alet etmişlerdir. Hz. Muhammed’in(sas) vefatının üzerinden çok kısa bir süre geçmişken onun torunları şehit edilmiş ve Hz. Hüseyin’in kafası kesilip Emevi Halifesi Yezid’e götürülmüştür. Günümüzde gündeme geldiğinde bile insanı ürperten bu olaylar; Din adına, İslâm adına fetva verip İslâm’ı kendi heva ve heveslerinin emrine sokan sözde “din bilginleri(!)”nin, “dinî liderler”in ve “cemaat önderleri”nin sebep olduğu olaylardır. Yanlış yorumların, siyasî menfaat sağlamanın, mevki-makam sahibi olmanın, rant elde etmenin, yakının ve çevrenin “köşe dönmesi”nin sonucu İslâm Dünyası’nda ayrışma başlamış ve tesirleri günümüzde de görülen sonuçları doğurmuştur.
Türk Milleti, Peygambere ve Ehl-i Beytine sevgi duyarak, ihlâsı ve samimiyeti temel alarak İslâm’ı din olarak kabul etmiştir. Bu duygularla İslâm’ı siyaset üstü tutarak yaymış; lisan-ı kal’den çok lisan-ı hal’e, yani sözden çok yaşayarak İslâm’ı anlatmaya ve yayılmasına çalışmıştır. Eğer Türklerin bu fedakâr, samimî ve ihlâslı tutumları olmasaydı, İslâm belki günümüzde sadece bir “Ortadoğu Dini” niteliğinde kalırdı. Çünkü Türkler İslâm ile sağlam bir “kulp”, İslâm da Türkler ile ihlâslı ve samimî bir savunucu bulmuştur. Müslüman olduktan sonra Türkler, İslâm’ı doğru anladıkları, anlattıkları ve yaşadıkları dönemde yükselmiş, ileri gitmiş hem ülkeler hem de gönüller fethetmiştir. Ancak yükselmenin zirvesine çıktıktan sonra bilimsel düşünmeden çok hurafe tarzı anlayışlar, Bizans entrikaları, dedikodu, fitne, dar cemaatçilik ortaya çıkmış; dedikodu ile vakit öldürülmüştür. Ülkeler fetheden “Alperenler”in yerini gönüllerine bile söz geçiremeyen, dünyevî menfaatlerinin ve zevklerinin arkasına düşen, siyasetçilere yaranmaya çalışan “cüce Müslümanlar” almıştır. “Cihadı” gönüller ve ülkeler fethetmek olarak yorumlayan ülkü erlerinin yerine günümüzdeki gibi basit siyasî meselelerde taraf olarak anlayan kişiler ve zümreler hâkim olmuştur. Bu cüce insanların yorumu da cücedir ve onların yaptığı da ülkeler fethetmek yerine varolan ülkenin ayrışmasına ve kamplaşmasına çanak tutmaktır; gönülleri fethetmek değil fethedilmiş ve kendilerine bağlanmış gönülleri ifsat etmektir. Fitne’nin kol gezdiği, ayrışma anlayışının yaygınlaştığı ve Türk Milleti’ne zarar verildiği anlaşılan bu dönemde Bediüzzaman Said-i Nursî olsaydı, o dönemde ayrışma peşinde koşan “Kürt ırkçıları”na verdiği cevabı verir ve Türk Milleti’ne zarar verecek gelişmelere engel olurdu. Said-i Nursi, ayrılık sevdalısı olanlara şöyle demişti: “Ben,…bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapanın Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşine gidemem.”
Bugün Din konusunda Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç endişe vericidir. Çünkü din sadece siyaseten gündemdedir ve siyasette oy almak, taraf edinmek ve taraftarları kemikleştirmekte kullanılmaktadır. Bu durum bize; Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında cereyan eden savaşlarda “inancın ve dinî anlayışın” kullanılmasını hatırlatmaktadır.
Şah İsmail de Yavuz Selim de Türk’tür ve Sünnî Müslüman’dır. Siyaset onları farklı noktalara çekmiş, taraf edinmede farklı görünmeye ve farklı kesimleri “Din ve dinî anlayışı” noktasında taraflarına çekmeye götürmüştür. Bundan sonra birlikte hareket edip güçlü olması gereken kesimler ayrışmaya gitmiş, yüzyıllarca Sünnî Türkler ile Alevî-Bektaşî Türkler birbirine ihtiyatla bakmış ve ihtiyatla yaklaşmıştır. Bunun olumsuz yansımaları devam etmiş ve Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönemdeki olaylarda bile kendini hissettirmiştir.
Padişah II. Mahmut, yapmak istediği Batı Tipi reformlara engel olarak Yeniçeri Ocağı ile Bektaşî Ocaklarını görmüştür. Yeniçeri Ocağı’nın devreden çıkarılması için hem Bektaşî Ocaklarının hem de Türk Milleti’nin desteğinin kesilmesi gerekmiştir. Bunun için Şeyhülislâmlık devreye sokulmuş ve Bektaşîliğin, dolayısıyla Yeniçeri Ocağının “Şer-i Şerife” uygun olmadığına dair Fetva alınmıştır.
Bektaşî Tekke ve Zâviyelerinin kapatılması ile ilgili olarak yapılan Toplantı’da Şeyhülislâm Kadizâde Mehmet Tahir Efendi (Şeyhülislamlık dönemi:1825-1828); Hacı Bektaş Velî’nin ve büyük “pîrler”in Allah’ın iyi kulları olduğunu, onlara birşey denilemeyeceğini ancak bazı Bektaşîlerin oruç yemek, namazı terk etmek, Dört Halife’ye sövmek, “Şeriat”ta mekruh olanları yapmak, nefislerinin kötü arzularına uyarak farzları terk edip haramı helal saymak gibi fiilleri işlemelerinden dolayı kâfir olduklarının kararlaştırıldığı açıklamasını yapmıştır.
Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesi ile ilgili 17 Haziran 1826 tarihli Fetvası’nda yer alan gerekçeler Padişah II. Mahmut tarafından Fermanına alınmıştır. II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile ilgili Fermanı’nda, özet olarak, Yeniçeri Ocağı’nın “Şeriat”a aykırı davrandıkları, küfre götürecek fiiller işledikleri, haramı helâl saydıkları, orucu ve namazı terk ettikleri, “Raşid Halifeler”e sövdükleri ve bu tutumları ile bazı saf ve bilgisiz insanları saptırdıkları gibi hususlara vurgu yapılmıştır.
Fetva alındıktan sonra Padişah II. Mahmut, gereğini yapmış ve Alevîler-Bektaşîler için sürgünler dönemi başlamıştır. Bu dönem, Türk Tarihinde, Sünnîlik ve Alevîlik-Bektaşîlik açısından “ayrışma noktası” olmuş ve olumsuz sonuçları günümüze kadar sürmüştür.
I.Abdülmecid döneminde Bektaşîliğe yeniden imkân verilmesine rağmen Alevîlerin-Bektaşîlerin büyük çoğunluğu; bulunduğu yerleri terk edip merkezlere dönmekte çekingen davranmış, Cumhuriyet’in ilanına, Atatürk’ün başlattıkları reformlara ve “kucaklaşma/ buluşma” diye nitelediğimiz döneme kadar “kapalı devre” hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Alevîlerin-Bektaşîlerin çektikleri bu sıkıntılar ve çileler; Devlete karşı düşmanlığa ve bu düşmanlık da Devleti yönetenlerin temsil ettiği “dinî anlayışa” dönüşmüştür. Devleti yönetenlerin temsil ettiği İslâm Anlayışı “Sünnîlik” kabul edilmiş ve Devletten yana olan toplumun benimsediği inanış da Sünnilik sayılıp tepki gösterilmiştir. Yöneticilere karşı duyulan düşmanlık, dolaylı olarak onların temsil ettiği kabul edilen inanışa doğru yönelmiştir. Böylece “Alevî-Bektaşî-Sünnî Ayrışması” başlamış ve makas giderek açılmıştır. Açılan bu makas ve ayrışma noktası Atatürk’ün ortaya koyduğu Türklük, Türk Kültürü ve Türk Milliyetçiliği felsefesi ile “Kaynaşmaya/Buluşmaya” dönüşmüştür. Ancak Atatürk ile başlayan “Kaynaşma/Buluşma” süreci, Atatürk’ten sonra lâyık-ı veçhile yerine getirilemediği için “sorun şekli”ne dönüşüp günümüze ulaşmıştır.
Maalesef günümüzde de Türkiye’de yaşananlar Osmanlı Devleti’nin son dönemlerini hatırlatmaktadır. O dönemde her yörede farklı dinî anlayışlar, farklı diller ve lehçeler hüküm sürmekte, cemaatler ve tarikatlar birbiri ile mücadele etmekte, Misyonerler ve yabancı ajanlar cirit atmaktadır. Bunun sonucu Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve netice de Türklerden koparılan 30 civarında Müslüman ülke, Atatürk’ün önderliğinde yok olmaktan kurtarılmış bir Türkiye doğmuştur. Bugün dış ve iç bazı odakların 100 yıl önce göremedikleri hesabı görmek, Türkiye ve Türk Milleti ile kalmış hesabı görmek, Türkiye’yi birkaç parçaya bölmek, bölemezse yeni milletçikler oluşturmak ve geleceğe zemin hazırlamaktır. Aklıselim sahibi herkese düşen bu tuzaklar karşısında uyanık olmaktır. Yarın geç olmadan önüne bakmak ve “Tarih’i tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi ?”diyen Millî Şairimiz Mehmet Akif’in dizelerinden ibret almak gerekmektedir.



“Evetçi” cepheyi, anayasa değişikliği paketini sunan AKP iktidarı organize etmektedir. Cemaat önderleri, bu süreçte yine ön plana çıkarılmaktadır. AKP iktidarını kurtarmak için, bu referandumun cemaat önderleri tarafından neredeyse “cihat” gibi gösterildiğini görüyoruz. Bu sürecin cihat gibi gösterilmesinin dini ve siyasi açıdan etkileri nelerdir? Aynı zamanda cemaatler arasında referandumdaki oy konusunda bir çelişkinin yaşandığını da gözlemliyoruz. Cemaatlerin aynı din adına birbiriyle çelişkili siyasi kararlar vermesinin, Türkiye’deki siyasete bu derece müdahil olmasının önümüzdeki yıllarda ne tür sakıncaları ortaya çıkabilir?



Küçük: “Anayasa Paketi”ni hazırladığı,“AKP Anayasa Paketi” diye sunduğu ve hazırlanan paket ile örtüşmüş olduğu için AKP İktidarı’nın “Evetçi” propaganda yapması ve organize etmesi bu şartlarda normal karşılanabilir. Ancak bu organizasyon, meşru zeminde olmalı, siyasî kurumlar/teşkilatlar tarafından yapılmalıdır. Eğer bu, meşru olmayan bir zemine kaydırılırsa, Devletin ve Hükümetin imkânları kullanılarak maddî ve manevî baskı kurularak yapılırsa, “aba altından sopa gösterilerek” organize edilirse hatta din gibi hassas bir alana kaydırılırsa, Türk Milletinin geçmişten getirdiği ve günümüzde de yoğun bir propaganda etkisi altında manevî bağlılık duyguları içinde bir “tarikata veya cemaate” dahil olmaları istismar edilirse, bu tehlikeli bir yoldur. Gazetelere, internet ortamına, televizyon ekranlarına yansıyan ifadelerden 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak Anayasa’nın bazı maddelerinin değişikliğini “cihat” gibi algılayıp algılatılmaya çalışması tehlikeli bir yöntemdir. Çünkü Türk Kültürü’nde “cihad”; düşmana karşı din için, vatan ve millet için, kısacası varolmak ve ayakta kalmak için yapılan bir “kutsal savaştır/mücadele”dir. Bir konu bu noktaya getirilirse, Allah korusun “ok yaydan çıkmış” demektir. Birbirini “kâfir” olma noktasına götürecek, hatta imkân bulursa Camilerin önüne “darağacı” kurulacak noktaya gelecek demektir. İslâm’ı, İslâmî gelişmeyi, İslâm tarihinde benzeri siyasî anlayışların konuyu nerelere kadar götürdüğünü, Dinin nasıl siyasallaştığını ve siyaset malzemesi yapıldığını (bir kısmına yukarıdaki soruya cevapta temas edildi) bilen bilgi sahibi, ilim sahibi, ihlâs sahibi ve izan sahibi hiç kimse bu vebalın altına giremez.
İslâm tarihinde hatta Asrı Saadet döneminde bile yaşayanları bilip Din adına bu sorumluluğu alanlara, ihtiyat ve endişe ile bakmak gerekmektedir. Bütün bunlara rağmen net olarak taraf olanları birkaç gruba ayırmak lâzımdır. Bunlardan birisi bilmemek ve iktidar yandaşı olmaktan dolayı saplantı içine girmek, diğeri menfaat, bir diğeri ipin ucunun başkalarında hatta eskiden beri buralara nüfuz etmeye çalışan dış ülkelerde olmasıdır. Çünkü Anayasa Paketi olarak İktidarın sunduğu pakette ölüm kalım meselesi olacak bir durum ben görmüyorum. Ölüm kalım meselesi yapılacak ise, ülkenin bölünme noktasına adım adım götürülme endişesi olmalıdır. Bunun ayak sesleri ve gizli planları bilinmektedir. Türk Milletinin burada taraf olabilmesi için, herkesin bu çorbada tuzu olması gerekir. Bu çorbada kimin tuzu vardır? Büyük çoğunluğun değil sadece iktidarın eseridir.
Böyle olunca bu Paket ile ilgili şu hususlar akla/gündeme gelmektedir:1- Bu paket, “Uzlaşma Belgesi” değildir. 2-Türk Milletine genelde çözüm olacak bir reçete sunmamaktadır. 3-Türkiye’yi lider ülke ve Türk Milletini Lider Millet yapacak hükümler içermemektedir. 4-26 Maddenin sadece birkaç maddesi Anayasa’da yer alması gereken maddelerdir; diğerleri kanunlarla halledilecek maddelerdir. 5-Türkiye’yi 12 Eylül 1980 İhtilali ile oluşan Anayasa’daki antidemokratik maddelerden kurtaran 34 maddelik değişiklik 1999-2002 yıllarında ve uzlaşma ortamında yapılmış fakat hiçbir parti veya Hükümet konuyu oya tahvil etmediği gibi, propagandasını da yapmamıştır. Bu durumda İktidarın 26 maddelik paketi “Milletin Anayasası” diye sunması ve ölüm kalım meselesi haline getirmesi şüphelere yol açmakta ve “acaba!?”ları artırmaktadır. Bu acabaları giderebilmek için hamasete, eski defterleri karıştırmaya, geçmişte yaşanmış zulümleri hatırlatmaya, hayatları boyunca Müslüman saymadıkları ve onlara karşı “komünistler” ile bile işbirliği yaptıkları Ülkücüler için ağlamaya girişmeleri, şüpheleri gidereceğine daha da artırmıştır. Herkes birbirine sorar oldu; “düğün değil, bayram değil Erdoğan Ülkücüleri niçin hatırladı?” ve “bunda bir ‘bit yeniği’ olmalı, değil mi?” gibi soruları birbirine sorar oldu. 6- 26 Maddelik pakette İktidarın öne çıkardığı madde Anayasa’nın Geçici 15. Maddesidir. Bu Madde ile 12 Eylül Darbesini yapanlardan hesap sorulacağı gündeme getirilmekte ve bu dönemin mağdurları istismar edilmek istenmektedir. Halbuki aradan 30 yıl geçmiş, zaman aşımı olmuş ve darbeyi yapanların büyük çoğunluğu ölmüş ve kalanların en genci de 90 yaşını geçmiştir. Bunlara mı hesap sorulacak? Ayrıca bu konumda olanlara hesap soracak Anayasa’da hatta yasalarda madde var mıdır? Hiçbir yaptırımı olmayan Geçici 15.Madde’nin öne çıkarılmasının diğer birkaç maddeyi kabul ettirmenin kamuflajı olduğu anlaşılmıyor mu? 7-Anayasa Mahkemesi Üyelerinde yapılan değişiklik, yeni atanacak üyeler “fikri ve siyasî yakınlık” dikkate alınarak atanacağı ve böylece “Yeni Bir Anayasa Mahkemesi” oluşacağı anlaşılmaktadır. Çoğunluk bu yönde olunca; İktidarın çoğunluğu ile geçirilme ihtimali kuvvetli yeni yasalar ile Türk Bayrağı yanında “bölgesel simgeler”, özerk yönetimler, Türk Milletinin oluşumunu değiştirecek sürecin başlaması imkanı, son günlerde yapılan açıklamalardan, İktidarın yandaşı yazarların açıklamalarından anlaşılmaktadır.
Sıraladığımız bu iddialar herkesi, olduğundan daha çok din adına ortaya çıkan ve bu kimliklerini ortaya koyan kimseleri daha çok düşündürmelidir. Çünkü Din kisvesi altında tarafgirliğin ve karşıtlığın gelecekte camilerin, mescitlerin, kahvehanelerin, parkların ve bahçelerin ayrılmasına hatta Ülkede ciddî kaplaşmaların olmasına yol açabileceği endişesini taşımaktayım. Onun için bu konu; Din, din görevlileri, dinî kurumlar ve din ekseninde faaliyette bulunan cemaatler dışında tartışılmalıdır.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde insanımız değişik tarikatlara, cemaatlere, tekkelere ve zaviyelere göre ayrışmış; din adına insanlar birbirine düşmüş, din ticaret metaı ve geçim kapısı olmuş, mektep-medrese çatışması başlamış, dinli-dinsiz kutuplaşması yaşanmış, bazı kişi ve kurumlar ellerinde terim yerinde ise “imanometre” ile Müslümanların imanını ölçmeye(!) başlamış, Babil Kulesi misali her katta farklı dinî inanışlar ve farklı diller konuşulur olmuş; bu durumdan en fazla zarar gören de İslâm dini gibi yüce bir din, din görevlileri ve Müslümanlar olmuştur.
Mehmet Akif Ersoy; sadece şu mısralarında bile o dönemin içinde bulunduğu durumu ortaya koymakta ve herkesin duygularına tercüman olmaktadır:
“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kurân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nanın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına:
Yâhut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kurân, bunu hakkiyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
(Süleymaniye Kürsüsünde)
Âkif, bunu ortaya koyduktan sonra, Kurân’ın anlaşılmasını, İslâm’ın iyi kavranılmasını tavsiye ediyor ve “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” neticesine varıyor. Onu da şu mısralarla formüle ediyor:
“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun
Onun hesâbına bir çok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya”.
(Fâtih Kürsüsünde)
Halka yol gösterecek âlimlerin yokluğundan yakınan Mehmet Âkif, geriliği, geri kalmışlığı ilim ve fennin eksikliğinde gördüğünü de şöyle dile getiriyor:
“Zavallı milletin idraki tarumar olalı:
Muhit-i İlme giren yok, diyar-ı fen kapalı;

Hülâsa, hepsi çalışmak, yorulmak isteyecek.
Fakat çalışmak için önce şart olan: istek.
O yoksa, hangi vesileyle biz ilerleyelim?
Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz âlim. ”
(Fâtih Kürsüsünde)
Alimlerin endişesizlik ve kaygısızlığından da yakınan Akif, tefrikanın ve fitnenin kötülüğünü de şu mısralarında dile getirmektedir:
“Girmeden tefrika bir Millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

Bu endişelerde, Dinin doğru olarak anlaşılıp anlatılamaması, din adına insanların gruplaşması, kendine göre bir İslâm sunmaları sakıncalı bulunmuş ve bunun giderilmesinin yolları aranmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda Din’in siyasetin dışına çıkarılması ve dinin doğru öğretilmesi gerektiği kanaatine ulaşılmıştır. Bunun içim 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile beraber Diyanet İşleri Reisliği kurulmuş; İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip Okulları açılmıştır. 1924 yılında çıkarılan Kanunlarda iki kuruma önem verilmiş ve o iki kurum siyasetin dışına çıkarılmıştır. Bunlardan biri din gibi “manevî silah”a sahip Diyanet İşleri Reisliğidir, diğeri de “maddî silah”ı elinde bulunduran Türk Silahlı Kuvvetleridir. Bu iki Kurum da Osmanlı Devleti’nde Bakanlık ile temsil edilmekte, iktidarların yıpranmasından nasiplenmekte ve itibar hatta güven kaybına uğramaktadır. Bizzat Atatürk’ün emri ile bu iki kurum siyasetin dışına çıkarılmış ve kurumların itibarları korunmuştur. Günümüzde yeniden bu iki güzide kurum siyaset malzemesi yapılmak ve yıpratılmak istenmektedir. Kurumlar içinde yanlış yapanlar olabilir, yanlış yapanlardan yanlışlığının hesabı sorulmalı fakat bu kurumlar siyasete malzeme yapılarak yıpratılmamalıdır. Bu iki kurumun; Türk Milleti için her dönem önemli olmuş ve gelecekte de önemli olacak ve ihtiyaç duyulacak kurumlar olduğu unutulmamalıdır.


Camilerde iktidara yakın imam ve cemaat mensupları, camiye ibadete gelen insanlarımıza “Bu referandumda ‘Evet’ oyu vermezsek Recep Tayyip Erdoğan’ı da Adnan Menderes gibi idam edecekler. Din için, iman için Tayyip’e sahip çıkalım.” türünden propagandalar yaparken, Recep Tayyip Erdoğan da zaten miting meydanlarında “Bana Adnan Menderes’i hatırlatıyorlar.” sözleriyle konuşmalar yapıyor. İmamların ve cemaat mensuplarının bu taraflı duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Küçük: Bazı camilerde veya bazı din görevlileri tarafından buna benzer propagandaların yapıldığını ben de duyuyorum. Bunun bütün camilerde olduğuna, iktidara yakın her imamın/din görevlisinin aynı yola gittiğine, benzeri propagandaya giriştiğine ihtimal vermek istemiyorum. Çünkü Camilere her düşünceden, her siyasî kanaatten, her anlayıştan insanlar gitmektedir. Cami; bütün insanları kucaklayan, bütün insanların huzur bulduğu mabetlerdir. Yandaşlık veya yaranmak uğruna bu yerleri basit günlük siyasî meselelere alet etmek vebaldir; hem manevî hem de hukukî sorumluluğu vardır. Bu tür propagandalar, yanlış yapan insanları yaptığı yanlıştan kurtaramaz. Dünyadaki mahkemelerden, Kanunlardan kurtarsa da “Mahkeme-i Kübra”dan nasıl kurtaracaktır? Allah’a inanan insanlar, Kıyamette herkesin yaptığının karşılığına göreceğini bilir. Çünkü Kuran’da Allah, “Kim zerre kadar hayır işlerse/iyilik yaparsa onun, kim de zerre kadar kötülük yaparsa/işlerse onun karşılığını görecektir.”(Zilzal Suresi, 7-8) buyurur. Böyle olunca Allah adına kimse yetki kullanmaya kalkmasın ve Türk Milleti’nin dinî duygularını, mazlumdan yana anlayışını ve acıma duygularını istismar etmesin. Eğer Türk Milletinin acıma duygularını istismar ederek, Camileri ve bazı din görevlilerini sahneye sürerek sonuç alma hesabı yapılıyorsa, zaten bu sonuçtan fayda beklemek mümkün değildir.
Recep Tayyip Erdoğan Bey’in “Bana Adnan Menderesi hatırlatıyorlar. Ben Kefenimi giydim!” gibi ifadeleri meydanlarda kullanmasını oldukça tehlikeli buluyorum. Bu söylemleri ben şöyle birkaç sebebe bağlıyorum:1-Türk Milletinin acıma hissini, mazlumdan ve mağdurdan yana duygularını sandığa taşıyarak sonuç almaktır. 2-Korkan insanların gece karanlığında korktuğunu saklamak için ıslık çalması gibidir. 3-Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde ve Avrupa Birliği sürecinde ayrışmanın/bölünmenin önünü açacak muhtevanın tartışılmasını önlemek, tartışmayı duygusal zemine kaydırmaktır. Zaten meydanlarda soy-sop tartışmasına girmesi de bunun için olmalıdır. Allah,“Soy-sopunuzla öğünmeniz sizi öğle meşgul etti ki…” (Tekâsür Süresi,1) ayeti ile bu durumlarda dikkatli olmayı hatırlatmaktadır. Kaldı ki soy-sop tartışması, bağlamından koparılmak ve konuyu Türk Milleti’nin hassas olduğu noktalara çekmek amacı taşıdığını ortaya koymaktadır. Soy-sop teriminin ifade ettiği anlam bilinse; “Türkiye’de 36 etnik unsur vardır.” denilmezdi. Çünkü etnik unsur sayılanlar ayrı soy değil, Türk Soyu’nun boylarıdır. Milletler de soya-boya göre değil ortak değer ve ülkülere göre oluşmaktadır. Türk Milleti de ortak değerler ve ülküler etrafında oluşmuş bir millettir. Diğer özellikler nüanslardır ve güzelliklerdir. Burada da tuzaklar vardır ve bu tuzaklara düşmemek lâzımdır. Fizikî boy noktasına gelince de birinin boyunun uzun ve kısa olmasına değil, amellerine, yaptıklarına, çalışmasına bakılır. Anadolu’da bir insanın boyunun kısalığı ve uzunluğu “kavak” ağacı ile örneklendirilir, Allah’ın yaratması ile yorumlanır ve Allah’ın yarattığını küçümsemek Allah’ın yaratmasını beğenmemek olarak değerlendirilir.


“Türkistan’dan Türkiye’ye Alevilik ve Bektaşilik” adında değerli bir çalışmanızın olduğunu biliyoruz. Recep Tayyip Erdoğan’ın bir yanda Alevi açılımı yapıp, Dersim isyanının bastırılma biçimini hafızalara kazımaya çalıştığını, diğer yanda cemaat üzerinden yaptırdığı propagandalarda Alevi vatandaşlarımızı kastederek “Yargıdaki dinsizleri temizleyelim.” ve miting konuşmalarında “Yargıdaki mezhepsel odaklanmayı dağıtalım.” türünden söylemlere başvurduğunu görüyoruz. Sizce bunun Alevi vatandaşlarımız üzerinde ne tür etkileri olmaktadır? Türk-İslam tarihi açısından gelişmeleri ele aldığınızda, Türkiye’nin bir mezhep çatışmasına itildiğini düşünüyor musunuz?


Küçük: Evet! “Türkistan’dan Türkiye’ye Alevilik ve Bektaşilik” konusunda mütevazi bir çalışmamız vardır. Bu çalışmada genel hatları ile Alevîlik-Bektaşîlik konu edilmiş, Türklükleri, Türk Kültürü ve Türk Dili ile ilgileri ortaya konulmuş; Kırılma, Ayrışma ve Buluşma noktalarına işaret edilmiş, günümüzdeki sorunlara ve önerilere yer verilmiştir. Alevilik-Bektaşilik konusuyla ben, yaklaşık yirmi yıldan beri ilgileniyorum, sorunları anlamaya ve orta yolda çözüm bulmaya kafa yoruyorum. Çünkü bu mesele bizim, Türk Milleti’nin meselesidir. Dışarıda ve içeride bazı odaklar, bu konuyu, geçmişte istismar ettiği gibi günümüzde de istismar etmeye çalışmaktadırlar. Bu istismarları önlemek için geçmişi doğru okumak, hali görmek ve gelecek için projeler sunmak gerekmektedir. Bu, düşünen her Türk insanının yapması gereken şeydir. Bu duyarlılıkta benim önerilerim oldu. Bu öneriler de zannedersem herkesin olumlu baktığı ve “buluşma noktası” olarak gördüğü önerilerdir.
Geçmişten günümüze Alevilik konusu; Türk Milleti’nin en hassas, en kritik konusu olmuştur. Bu konu ölçü iyi korunamayıp, konuşmalara dikkat edilmezse; “patlamaya hazır bomba” gibi olmuştur. Ölçü iyi korunmadığında, rasgele konuşulduğunda, yöneticiler taraf olduğunda nelere mal olduğuna Türk Tarihi şahitlik etmektedir. Bu konuyu; basit günlük meselelere alet etmek, “oy meselesi” yapmak, sandığa yansıtmayı düşünmek ve geçmişte yaşanmış ve kabuk bağlamış meseleleri kaşımak; “ateşe benzinle gitmek” olur. Bunun zararlarını geçmişte çok çektik, halen de çekmekteyiz. Bunu en iyi bilmesi gereken de İktidar, hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmalıdır. Geçmişin yaralarını sarmak için “Alevî Açılımı”nı kim ve niçin başlattı? Soruda yer verilen Erdoğan’ın konuşmalarından ve tavırlarından, “Alevî Açılımı”nın ağızlara “bir parmak bal çalma” amacı taşıdığı anlaşılmaktadır.
Ben de; hem televizyonlardaki konuşmalardan hem meydanlarda yapılan konuşmalardan hem de “fiskos” yoluyla dolaylı olarak yapılan çalışmalardan ”Anayasa Paketi”ni kabul ettirmek için Yargıda Reform yaptıklarını, Yargı’da “Alevî Çöreklenmesi” olduğunu belirli kesimlere propaganda yaptıklarından haberdarım. “Yargıda Mezhepsel Yapılanma”nın giderileceğinin amaçlandığını açıkça ifade etmekten çekinilmemektedir. Bu iş biraz daha kişileştirilmekte, hatta Ülkücüleri ve MHP’lileri tahrik etmek üzere Mehmet Moğoltay’ın “CHP’lileri almayıp da MHP’lileri mi alsaydım?” sözü İktidar Yandaşı görsel ve yazılı basın-yayın organlarında sıkça kullanılan argümanlardan olmaktadır. Bu da “ateşe körükle gitmektir”, kabuk bağlamış ve iyileşmeye yüz tutmuş yarayı kaşımaktır. Kimin üzerinden? Bu sefer de Ülkücüler ve MHP’liler üzerinde açık gözlülük yaparak bir taşla birkaç kuş vurulmak istenmektedir. Bu, tehlikeli bir oyundur. Çaldıran, Avrupa’ya uyum sağlamak adına Yeniçeri Ocağı’nı devreden çıkarmak amacıyla 1827 yılında Bektaşi Ocaklarını kapatıp Yeniçeri Ocağını desteksiz bırakmak için “Bunlar dinsiz-imansızdır, Namaz kılmaz-oruç tutmazlardır, zındıklardır” mealinde Şeyhülislamlıktan fetva alarak, Alevilere yönelik olumsuz hava estirildiği ve ayrışmayı başlatıp günümüze kadar gelen Alevî-Sünnî kamplaşmasına yol açıldığı unutulmamalıdır. Bu oyuna ve bu tuzağa Türk Milleti bir düştü, bir daha da düşmeyecektir. Türkiye’deki Alevilik-Bektaşîlik Türklere özgüdür; Ahmet Yesevî Geleneğinden, İmam Maturidî ve İmam Azam Ebu Hanefi mezhebinden, Hacı Bektaş Veli Yolundan olan Müslüman Türkler’dir. Türkiye’nin değişik yerlerinde farklı dinî anlayışlar olsa da bu Müslüman olmaya engel değildir. Kaldı ki farklı dinî anlayışlarda “makasın açılması”nda Bektaşî Ocaklarının kapatılması için alınan fetvaların ve o günkü yönetimin etkisinin olduğunu söylemek de bir hakkın teslimi olacaktır.
Bu Yargı konusunda bir de madalyonun diğer yüzüne bakmak lâzımdır.O da;Mehmet Moğoltay ile Seyfi Oktay’ın Adalet Bakanlığı süreleridir.(Bunların yaptıklarını ve söylemlerini tasvip etmediğimi peşinen ifade edeyim). İkisinin 1980 yılından bu tarafa Bakanlıkları toplamı en fazla iki yıldır.1980 yılından bu tarafa geçen 30 yılda Adalet Bakanlarının sayısı 10’dan fazladır. Bu süre zarfında Adalet Bakanlığı’nda ağırlıklı olarak AKP tabanında veya onlara yakın kimseler bakanlık yapmıştır. Sırf 2002-2010 yılları arasında Adalet Bakanlığı AKP’dedir.Onlar bir şey yapmadılarsa beceriksizliklerine, değilse “en iyi savunma taarruzdur” politikası ile kendi kadrolarını yerleştirmelerine hamledilebilir. Her iki hal de Türk Milleti aleyhinedir çünkü insanların çaresizlik için sokmakta, son çare olarak başvurduğu Yargıya olan güveni sarsmakta ve Yargıyı kamplaştırmaktadır.
Miting meydanlarında “Dersim İsyanı”nın bastırılmasını masum gösterip Alevi vatandaşlardan oy almaya çalışma kurnazlığına gidilirken, diğer yandan Kılıçdaroğlu’na söyle nerelisin, soyun-sopunu açıkla demekle de Sünnî kesime görüyorsunuz muhalefetin lideri “Dersimlidir, Tuncelilidir yani Alevîdir” dedirtmek istiyor.
Muhalefet liderinin Tuncelili olduğunu Türk Seçmene duyurup onun dinî anlayış hassasiyetini kullanarak konuyu oya yansıtmak /sandığa yansıtmak hedefi güdüldüğü yaygın kanaat haline gelmiştir.Bir taraftan 7 tane Alevi Toplantısı yapılmakta, diğer yandan Alevîliği tahkir eder bir eda sergilenmektedir. Bu bize; “Bu ne perhiz,bu ne lahana turşusu” özdeyişini hatırlatmaktadır. Alevîsi ile Sünnîsi ile Türk Milleti; bu çelişkileri görecektir, oynanmak istenen oyunların Bizans oyunları olduğunu fark edecektir, tuzaklara düşmeyecektir ve Aklıselim ile olaylara yaklaşacaktır kanaatini taşımaktayım.


Sayın Hocam, AKP kendi içinde birçok solcu, komünist, devrimci, ateist kişiyi bakan, milletvekili yaptığı halde, Türkiye’de bir “sol korkusu” yaratarak, muhafazakâr kesimler üzerinde baskı oluşturuyor. CHP sayesinde siyasi yasağı kaldırılan ve başbakan yapılan Recep Tayyip Erdoğan niçin bunu yapıyor? Solun tüm kaymağını bugüne kadar kendisi yediği halde, MHP’yi niçin CHP ile beraber gösterme gayreti içine giriyor?


Küçük: “Başkasına verir talkını, kendileri yutar salkımı” misali kendilerine gelince bu bir haktır ve doğrudur, ama MHP aynı şeyleri yapınca olmaz. Niçin olmasın? Sizin anlayışınıza göre hak olan her şey MHP için daha büyük haktır. Çünkü MHP, Türk Milleti anlayışı ve Türk Milliyetçiliği felsefesi ile dinî inancı, soyu-sopu ne olursa olsun kendini Türk Milletine mensup hisseden herkesi yani 72 milyon insanı, ayırım gözetmeden kardeş bilmekte ve onların sıkıntılarını kendi sıkıntısı kabul etmektedir. Böyle olunca Türk Milletinin birliğini, bütünlüğünü ve menfaatini öne alan, Türkiye’nin üniter yapısına sahip çıkan ve nüansları güzellikler kabul eden, gül bahçesinde ayrık otlarına fırsat tanımayan herkes ile Türk Milleti’ne aydınlık bir gelecek sunmak ve Türkiye’yi Lider Ülke yapmak ülküsüne sahip olan herkes ile işbirliği yapabilir.
Kaldı ki Türkiye’de bu yolu ilk açanlar da; Tayyip Recep Erdoğan Bey’in ve AKP’nin üst düzey bazı yetkililerin çekirdek kadrosunu içinde yer aldığı MSP olmuştur. 1974 yılında CHP-MSP koalisyon hükümeti kurulmuştur. Bunun tenkit edilecek bir tarafı da olmamalıdır çünkü Türkiye’nin iki partisidir ve şartlar da bunu gerektirmiştir. O gün MSP’liler kendilerini CHP’liler için “Namaz kılmayan kardeşlerimizdir. Biz onları bugüne kadar yanlış tanımışız” gibi ifadelerle savunduklarını hatta propagandasını bile yaptıklarını bugünkü gibi net olarak hatırlıyorum.
Soruda da işaret edildiği gibi Anayasa Maddesi’nde değişiklik yapıp R. Tayyip Erdoğan’a Başbakanlık yolunun açılmasını, değişik taktiklerle, 7 oy bahane edilerek Siirt’te seçimlerin iptal edilmesinde CHP ile işbirliği hiç yadırganmadı. Bu basit taktiklerdendir, “kasaba politikası” mantığıdır, kendilerini akıllı başkalarını alık görmektir. Herşey Türk Milleti’nin gözü önünde cereyan etmektedir. Türk Milletinin bunları hep not ettiğine ve günü gelince gereğini yapacağına inanmaktayım. Çünkü “ Bir Mümin yılan deliğinde bir defa sokulur” sözü bu sorunun cevabına uygun düşmektedir.


AKP iktidarı, Anayasa Değişikliğini için yapılacak referandum için 12 Eylül 1980 ihtilalini gerçekleştirenlerden hesap sorulacağı propagandasını ön plana çıkardı. Ama Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Dengir Mir Mehmet Fırat gibi bazı AKP’li yetkililer de “Hesap sorulamayacağına” dair açıklamalar yaptılar. “Hesap sorulacak.” diyen de AKP, “Hesap sorulamaz.” diyen de AKP… Bu çelişkili açıklamalarla neyin hesabı yapılmaktadır?



Küçük:Bu tavırlar; çelişkilerin, tabana mesaj vermenin, kim hangisini tutarsa onu alsın yanında, kafa karışıklığının da bir göstergesidir.Çünkü tabandaki Türk insanı da tavandaki Türk insanı da 12 Eylül Darbesi’ni yapanlardan hesap sorulmayacağını net olarak ve düz bir mantıkla bilmektedir. 12 Eylül Darbesini yapanlar ve Hükümet edenlerin yargılanmayacağı ile ilgili Geçici 15.maddenin kaldırılmasını büyük çoğunluğun, paketteki birkaç maddeyi örtmek için kamuflaj olduğunu bildiğine inanıyorum. Bunun şöyle birkaç sebebi olmalıdır: 1-Bugüne kadar 90 yaşında hesap sorulan ve idam edilen kimse olmamıştır. 2-Türk Kanunlarında buna imkan veren hükümler yoktur. 3-Yargılanamaz maddesi kaldırılmış fakat yargılanacağına dair bir hüküm konulmamıştır. 4-Kenan Evren bile bir soruya verdiği cevapta yanlış hatırlamıyorsam değişikliğe olumlu baktığını söylemişti. 5-1982 Anayasa’sını hazırlayan ekibe destek olan ve malzeme sunan veya çanta taşıyanlar ya bizzat bu paketi hazırlayan ekip içinde veya AKP kadrolarındadır. 6-Askeri yönetime servis yapanlar, hizmet edenler ve onu övenler bugün tersini yapmaktadır. Bu 6 madde, bana göre, 12 Eylül’cülerden hesap sorulamayacağına dair bazı gerekçelerdir.
Bugün 12 Eylül’cülerden hesap sorulması kampanyalarına katılanlar 12 Eylül 1980’de neredeydiler? Refah-Yol Hükümeti döneminde 28 Şubat 1997 tarihinde Muhtıra verildiğinde ve tanklar yürütüldüğünde nerdeydiler? Tabip Albay Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol ve benzerleri Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilirken neredeydiler? Bu soruları sormayı kendimde bir hak görüyorum.Çünkü bu dönemlerde ya hayır kampanyasında yer almışım veya yapılan uygulamayı tasvip etmediğimi ve yanlışlığını ortaya koyan yazılar yazmışımdır.Bir kesimin korkup gizlendiği dönemde ben tavrımı net olarak ortaya koymuşumdur. Onlarla ilgili gazete yazılarımın birkaçına işaret etmeyi faydalı görüyorum. İsteyen o yazılara bakabilir. 28 Şubat Muhtırası çerçevesinde yazdıklarımın bir kısmı şöyledir: “Neye Yaradı?” 5 Şubat 1997 Hergün Gazetesi; “Tanklar Niçin Geçti?”,6 Şubat 1997 Hergün Gazetesi; “RP’i Büyütenler”, 7 Mart 1997 Hergün Gazetesi.Türk Silahlı Kuvvetlerinde ihraç edilenlerle ilgili olarak ve Mustafa Kahramanyol merkezli yazılarımdan birkaçı şöyledir: “Prof. Dr. Tabip Albay Mustafa Kahramanyolu Tanımak-I ve II”, 20-21 Ağustos 1997 Hergün Gazetesi. Bu iki yazıda Mustafa Kahramanyolu’un iyi bir hekim, disiplinli bir subay ve Türk Milliyetçisi olduğunu; Türk Devletini, Türk Milletini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini canından bile çok sevdiğini, samimî bir Müslüman olduğunu, çalışkan ve dürüst olduğunu, ihraç işleminin yanlış olduğunu ve bu örnek gibi ise diğer ihraç kriterlerinin güvenilmez olduğunu belirtmiştim. Bu vesileyle neler yapılacağını da işaret etmiştim.
Evet biz Türk Milliyetçileri, her zaman hakkı savunmuş ve haksızlık karşısına çıkmışızdır. Bu duruşumuzu her konuda her konumda gösterdiğimiz gibi Cemaatler ile ilgili davada da göstermişizdir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinde Risale-i Nur Davası görüldüğünde, herkesin korkup kaçtığı bir ortamda, Bilir Kişi olarak görevlendirildiğimde, Heyet Başkanı olarak, verdiğimiz iki Rapor’da; Risale-i Nur Davası’nın 163. Madde kapsamında değerlendirilemeyeceğini ifade etmiştik ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi de bu raporlarımızı esas alarak tutukluları serbest bırakmıştı. Bu Rapor için Av. Gültekin Sarıgül’ün yazdığı “12 Eylül’den Sonra T.C. Mahkemeleri ve Risale-i Nur”, (İstanbul1989) isimli kitabın 177-195 sayfalarına bakabilirler. Mahkemeye verdiğim raporda da; hiçbir art niyet taşımadan, yargılanan insanların Türk Milleti’nin mensupları ve samimî inanan bizim insanlarımız gibi bakıp bilimsel bir objektiflik içinde kanaat belirtmişiz ve yanlarında yer almışızdır. Bu sefer de; Türkiye’den ve Türk Milletinden yana tavır koymak durumundayım. Çünkü mağdur olan, mazlum konuma düşürülen, haksızlığa uğrayan ve hakkı gasp edilen Türk Milletidir.
Yarın AKP’lilerin başına bir hal gelirse ve haksızlığa uğradığına inanırsak, bugünkü yardakçıları ve yandaşları kaçacak delik ararken, geçmişte yaptığımız gibi onları da yine biz Türk Milliyetçileri savunuruz. Çünkü bu duruş ve tavır; Türk’ün asaleti, Türk Milliyetçiliğinin gereği bir tavır ve duruştur. İşte biz, işte başkaları... Takdiri Yüce Türk Milletine ve insaf sahibi olanlara bırakıyorum…



Sayın Hocam, AKP iktidarının PKK açılımı başlattığı günlerde ortaya çıkartılan “Eski Ülkücü” kavramı, referandum sürecinde daha çok duyulmaya başlandı. Kimdir bu “Eski Ülkücüler”? Amaçları nelerdir?


Küçük: Ülkücülük; Türk Milletinin birliği ve dirliğini düşünmek, Türk Milliyetçiliği felsefesini hâkim kılmak, Türklük Gurur ve Şuuru, İslâm Ahlâk ve Faziletine sahip olmak, ilimde ve teknikte ileri gitmek, Türk Dünyası’nın birlikteliğini gerçekleştirmek, Türkeş’in 9 Işık Doktrinine uymak ve onun emaneti olan Ülkü Ocaklarına ve MHP’ye sahip çıkmak ve Türkiye’yi lider ülke yapmaktır. Bu ülküyü benimsemiş insanlar her dönemde her yerde Ülkücüdür. Ülkücünün eskisi olamaz. Ülkücüler için her dönemde çeşitli tuzaklar kurulmuştur. Günümüzde yapılanlar da bu tuzaklardan biridir. Can pazarının yaşandığı bir ortamda göğsünü gere gere “ben Ülkücüyüm, ben Türk Milliyetçisiyim!” diyen insanların; kolay kolay tuzağa düşmeyeceği kanaatindeyim. Onlar; “Fitne zamanı ya Hayır söylemek veya susmak gerektiğini” herkesten iyi bilmektedirler. Bana, şuna veya buna kızgınlığı bahane ederek, duygularını tatmin noktasında kendilerine göre – haklı da olabilir – gerekçeler üreterek yıllardan beri savunduğu fikirlerin zarar görmesine destek olmamak, “Ülkücüyüm” diyen herkesin hassasiyeti olmalıdır. Çünkü onların büyük bir kısmının; 2002 yılından beri Türkiye’nin bölünme sürecine girdiğini, Türküm demenin cesaret işi olduğunu, Türklük, Türk Milliyetçiliği gibi kavramlara ve kurumlara savaş açıldığı, Türklüğünü ve Milliyetçiliğini inkâr etmedikçe hatta bu kavramlar yanında geçmişine hakaret etmedikçe hiçbir mevki-makama getirilmediği gibi, herhangi bir dairede iş yapmanın mümkün olmadığını bildiğini hatta yüksek sesle konuştuklarını tahmin etmekteyim. Günübirlik ve basit gerekçeler bahane edilerek birlik zedelenmemeli, surda gedik açılmamalı ve “fitne”ye malzeme olunmamalıdır.
Bu söylediklerim genel içindir. Ama içlerinden MHP düşmanlığını “müzminleştirenler” de vardır. Onlar Türkiye genelinde sağdan say 50, soldan sayın 50’yi geçmez. Bunlardan her ile en fazla 1 kişi düşer. 1965 yılından beri bu davanın içinde olan birisi olarak söylüyorum; bu örnekleri her kritik durumda, her seçim öncesinde ekranlarda ve gazete sayfalarında görmeye alıştık. Bu olağanüstü dönemlere kadar Ülkücüleri hatırlamayanların, gazetelerinde ve televizyonlarında yer vermeyenlerin birden bire “Ülkücüsever” kesilmeleri, ekranlarını ve gazete sütunlarını Ülkücülere açmaları, acaba düşündürücü değil mi? Bizler, 1982 Anayasası’na ‘Hayır’ Kampanyası yürütürken, şehitlerimize ağlarken kıskıs gülenlerin ve 12 Eylül’cüler ile beraber olanların “sahte gülücüklerine ve vaatlerine” sebep ne olursa olsun kanmak, bir Ülkücünün yapacağı iş olmamalıdır. Dostları üzüp düşmanları sevindirmenin kimseye faydası yoktur ve bugüne kadar olduğunu da görmedim.
Ben de; eskimeyen, her hal ve şartta “Ülkücüyüm” diyen, bu konuda eğilip bükülmeyen bir Ülkücüyüm. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve ülkeyi yönetenlerin gidişinden endişem büyüktür. Çünkü güven duyamıyorum, “sicilde bozukluk” olunca güvensizlik esas, ihtiyat istisna olmaktadır. “Ülkücüyüm” diyen herkesin, benim endişelerime katılacağına ve “Fitne zamanında Hayır söyleyeceğine veya susacağına” inanıyorum.



AKP referandum süreci başladığı günden bu yana, boykot kararı aldığını açıklayarak bölücü pazarlık için elini güçlendiren PKK’nın partisi BDP ile MHP’yi aynı safta göstermeye çalışıyor. Geçtiğimiz günlerde AKP ile PKK arasında sözde ateşkes anlaşması yapıldı. Bunu hem PKK’nın önderleri, hem de AKP’ye yakın yayın organları duyurdu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şimdi miting meydanlarında tutuşmuş bir şekilde “Bu iftirayı atan alçaktır, şerefsizdir.” diye bağırıp çağırıyor. Siz bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?


Küçük: Recep Tayyip Erdoğan Bey’in ve ekibinin yürüttüğü kampanya endişe vericidir. Benim kanaatime göre PKK’nın baştan beri tavrı “Evet” yönündedir. Ancak Türk Milleti’nin hassasiyeti bilindiği için – taktik icabı – kamplaşma ve kutuplaştırma sağlanana kadar sağ gösterip sol vurdular. Yani “boykot veya hayır” dedirterek ‘Evet’ cephesinin elini güçlendirmeye hizmet ettiler. Buna gerekçe bulmak için PKK liderlerinden Karayılan ve Remzi Kartal, Devlet ile dolayısıyla Hükümet’e bağlı birimler veya yetkililer ile birkaç defa görüştüklerini, Başbakan Danışmanlarından Akdoğan’ın Öcalan ile diyalog kurulduğunu söylemesi; Hükümete yakın bir isim ve yandaş bir gazetenin de köşe yazarının televizyon programında PKK’nın bazı isteklerinin zamanla olabileceği yönündeki konuşması; bunun delillerindendir. Teröristlerin Habur’da herhangi bir engelle karşılaşmayacaklarına dair İçişleri Bakanı Atalay ile görüşüp söz aldıklarına dair iddialar da basın-yayın organlarına yansıdı. Bu açıklamalar; Ahmet Türk’ün Kürt Sorunu’nun Birleşmiş Milletlere havale edilmesini istemesi, Diyarbakır Belediye Başkanı’nın Türk Bayrağı yanına sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan bir bezin asılmasını ve bölgesel otonum istemesi, BDP Eş başkanının “Evirip çevirmeye-kıvırmaya gerek yok, dosdoğru konuşmak lâzım.” deyip ayrışmaya ve bölünmeye kapı aralayacak görüşlerini sıralaması, Hükümeti telaşlandırmış olmalıdır. Recep Tayyip Erdoğan Bey’in, açıklamaları görmezlikten gelerek, “Bu iftirayı atan alçaktır, şerefsizdir.” gibi ifadeleri çok sert bir üslupla söylenmesi, “suçüstü yakalanma halet-i ruhiye” olarak değerlendirilmektedir. Çünkü günümüzde her şey, Demokrasi ve Özgürlük gibi sihirli iki terimin arkasına saklanmıştır. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından önce de gündemde Batılılaşma-Özgürleşme- Modernleşme, Hürriyet-Musavvat-Uhuvvet gibi terimler sıkça kullanılan terimler olmuştur. Sonuç ne oldu? Osmanlı Devlet parçalandı ve her bir parçasının ipi Batılı bir ülkenin eline geçti. Allah Türkiye’yi korusun!...
Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi; AKP, ABD, AB, PKK, bazı üst düzey paşalar, Evren ve ekibinin “Evetçi cephe”yi oluşturduğu iddialarına ne diyeceklerdir?
Başbakan Erdoğan’ın, bunun gibi dikkati çeken ve tasvip edilmeyen başka bir tavrı, herkesi baskı altına almaya çalışması ve TÜSİAD gibi sivil toplum kuruluşlarına “Bitaraf olan bertaraf olur” deyip kanaatini, tabiî ki “Evet” olacak kanaatlerini açıklamaya zorlamasıdır. Bunun nasıl bir anlayış, nasıl bir halet-i ruhiye olduğunu anlamak zor olmasa gerektir. Çünkü bu tavır aynı zamanda Anayasa’nın 25.Maddesine açıkça aykırılık içermektedir: “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz”.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Bey’in TÜSİAD ve benzeri kuruluşlara yönelik söyledikleri, aba altından sopa gösterme yanında, illa da “Kanaatlerinizi açıklayın. Evet mi, hayır mı diyecekseniz? Açıklayın.” demesi, Anayasa’nın 25.Maddesine aykırı değil mi?


Başbakan Erdoğan bir de miting meydanlarında Öcalan’ın DSP-ANAP ve MHP’ye teslim edildiğini, MHP’nin onu idam etmediğini tekrarlamaya başladı. Bu konuda geçmişte de birçok aydınlatıcı açıklama yapmış bir siyasetçi olarak ne diyorsunuz?



Küçük: Başbakan Erdoğan’ın miting meydanlarına doğru olmayan bilgileri taşıması beni gerçekten üzmektedir. Bu yanlış bilgileri başkaları söylese, “bilmiyor” diye geçiştirmek mümkündür. Ama bu, bütün bilgiler elinin altında olan Hükümetin başı Başbakan olursa konu, iyi niyet sınırı aşıp propaganda için yanlışı doğruyu birbirine karıştırıp bilgi kirliğine yol açmak dolayısıyla “bulanık suda balık avlamak” olarak algılanabilir. Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi konusu; kritik her dönemde özellikle “seçim sandığı” göründüğünde ısıtılıp ısıtılıp Türk Milleti’nin önüne “Temcit Pilavı” gibi konulan konulardan olmuştur. Böyle dönemlerde MHP'yi köşeye sıkıştırmak maksadı ile kasıtlı olarak, Öcalan'ın MHP'nin de ortağı olduğu 57. Koalisyon Hükümeti döneminde yakalanıp Türkiye'ye getirildiği ve İmralı'ya kapatıldığı işlenmektedir. Bu iddia, doğru değildir. Çünkü terörist başı Öcalan, Bülent Ecevit'in Başbakan olduğu 56. Azınlık Hükümeti döneminde, 15 Şubat 1999 günü yakalanarak Türkiye'ye getirilmiştir ve 16 Şubat 1999 tarihinde İmralı'ya konulmuştur. Seçimler ise 18 Nisan 1999 tarihinde yapılmış ve MHP 129 milletvekili ile TBMM'ne girmiştir. Bundan sonra Hükümeti kurma çalışmaları başlamış ve 28 Mayıs 1999 tarihinde DSP-MHP-ANAP Hükümeti kurulmuş ve Güven Oyu alması Haziran Ayı’nda olmuştur.
Görüldüğü gibi terörist başı Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve İmralı'ya kapatılması hadisesi 57. Hükümetin kurulmasından yaklaşık olarak üç ay öncedir. İmralı'ya kapatılan Abdullah Öcalan'ın ilk duruşması 24 Mart 1999 tarihinde, ikinci duruşması ise 30 Mart 1999 da yapılmıştır. Öcalan'ın yargılama sürecinin başlama tarihi bile MHP'nin TBMM'ye girmesinden öncedir.
Bu süreçte MHP'nin hukukun üstünlüğüne inanan bir parti olduğu, yargının vereceği karara saygı duyacağı ve yargılama süreci tamamlanıp dosya TBMM'ne gelince idam edilmesi yönünde oy kullanacağı deklare edilmişti. Nitekim 29 Haziran 1999 tarihinde 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi, terörist başını TCK'nın 125. maddesine göre oy birliği ile idama çarptırmıştı ve aldığı ceza da Yargıtay’ca Kasım 1999’da onanmıştı
Ben, 18 Nisan 1999 Seçimlerinde Ankara Milletvekilliğine ve 16 Haziran 1999 tarihinde de MHP Genel Sekreterliği'ne seçilmiştim. Genel Sekreter olduğum dönemde Türkiye'nin gündemini terörist başının durumu meşgul ediyordu ve gözler MHP'ye çevrilmişti. Dış ve iç bazı merkezler, MHP'nin bu konudaki yaklaşımını ve duruşunu merak ediyordu. O günlerde yapmış olduğum basın toplantılarında da ben, MHP olarak hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına inandığımızı, mahkemelerin vereceği kararlara saygı duyacağımızı ve yargı sürecinin sonucuna göre tavrımızı belirleyeceğimizi açıklamıştım. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, Yargıtay'ın ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nce daha önce altına imza konulduğu için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'nin kararlarının Yargı Süreci'nin bir parçası olduğunu; terörist başının idam kararı bu süreçten geçip dosya TBMM'ne gelirse MHP olarak idamın infazı yönünde oy kullanacağımızı ifade etmiştim. Nitekim DGM'nin verdiği idam kararı terörist başının avukatları tarafından temyiz edilmişti. Yargıtay da, DGM'nin verdiği kararı onaylamış ve 25 Kasım 1999 tarihinde Sanık vekillerine tebliğ etmişti. Sanık vekilleri 27 Aralık 1999 tarihinde kararın düzeltilmesi talebinde bulunmuş, ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu talebi reddetmiş ve karar kesinleşmişti.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kesinleşmiş kararın dosyasını Başbakanlık aracılığı ile TBMM'ye sevk edilmek üzere Adalet Bakanlığına göndermişti. Adalet Bakanlığı da dosyayı TBMM'ye gönderilmek üzere Başbakanlığa iletmişti. Bu süreçte terörist başı Öcalan, vekilleri vasıtası ile ölüm cezasının infazının durdurulmasını sağlamak için AİHM' ne müracaat etmişti. AİHM de "Dava sonuna kadar idamın infazını tedbiren durdurma" kararı vermiş ve ölüm cezasının yerine getirilmemesi için gerekli tedbirlerin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nce alınmasını istemişti. Bu süreçte Hükümeti oluşturan üç partinin lideri, Dosya’nın TBMM’ne gönderilip gönderilmemesi konusunda görüşme yapmış ve bu görüşme 7.5 saat sürmüştür. Ecevit ve Yılmaz Beyler, dosyanın TBMM’ne gönderilmemesini istiyorlardı. Dosya’nın TBMM’ne gönderilmesini ve gereğinin yapılmasını isteyen tek lider de Devlet Bahçeli Bey idi. Eğer Bahçeli Bey de Dosyanın gönderilmemesini isteseydi 7.5 saatlik toplantıya gerek kalır mıydı? Bu 7.5 saatlik görüşmenin sonunda yayınlanan 3 paragraflık metin, siyasî tarihçiler için 300 sayfa kitap yazmaya malzeme olacak ve terörü bitirmeye yönelik, önemli bir belgedir. Devlet Bahçeli Bey’e kalsaydı ve tek başına TBMM’deki gücü yetseydi; Öcalan idam edilirdi ve bugün yaşananlar yaşanmazdı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın "Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar" başlığı altında yer alan 38. Maddesi'ne, 03.10.2001 tarihinde, şu fıkra eklenmiştir: "Savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terör suçları halleri dışında ölüm cezası verilemez.". Hükümet ortaklarından Ecevit ve Yılmaz'ın idam cezasına tamamen karşı olmalarına rağmen, MHP'nin gayreti ve dik duruşu sayesinde Anayasa'ya böyle bir madde yerleştirilmiştir. Ancak 02 Ağustos 2002 tarihinde MHP'nin çok sert muhalefetine rağmen ölüm cezası, MHP hariç olmak üzere Sayın Bahçeli'nin "Gökkuşağı Koalisyonu" olarak nitelendirdiği Meclis'teki diğer bütün partilerin yani DSP, ANAP, SP, AKP, YTP, DYP'nin ittifakı ile Türk Ceza Yasasından kaldırılmıştır. Bu karar 09 Ağustos 2002 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 4771 sayılı Kanun ile de yürürlüğe girmiştir.
MHP’nin isteği ve gayreti ile Anayasa’ya (38. Madde’ye) giren terör suçlarına idam cezası verilmesi hükmü, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde Anayasa’dan çıkarılmıştır. 03.10.2001 tarihinde Anayasa’nın 38. Maddesi'ne MHP’nin gayreti ile eklenmiş olan "Savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terör suçları halleri dışında ölüm cezası verilemez." hükmü, AKP İktidarı’nda, AKP tarafından 7.5.2004-5170/5md ile kaldırılmış ve yerine “Ölüm Cezası ve Genel Müsadere cezası verilemez” hükmü konulmuştur. MHP’ye laf söyleyenler, ellerini vicdanlarına koysun ve bu iki kararı değerlendirsin! Terör suçlarına idamı 2001 yılında Anayasa’ya MHP koydurmuş, AKP de 2004 yılında ölüm cezasını Anayasa’dan çıkarmıştır. İşte gerçekler… İsteyenler, her iki değişikliği de tarihleri ile Anayasa’da görebilirler…


Referandumdan nasıl bir sonuç çıkmasını bekliyorsunuz?


Küçük: Referandum konusu çok farklı mecraya çekildi; kamplaştırılarak, kutuplaştırılarak hatta çatıştırılarak – önceki sorulara verdiğim cevaplarda yer yer temas ettiğim gibi – yeri gelince Din, yeri gelince cemaat ve tarikat, yeri gelince dinî anlayış farkları, yerine ve konumuna göre Alevîlik – Sünnîlik, yeri gelince etnik köken, yeri gelince ırkçılık yani kısacası Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği söylemleri hariç her şey, sandık malzemesi olarak kullanılmıştır. Kefen edebiyatları, idam sehpaları,12 Eylül mağduriyeti, Ülkücüleri okşayacak yaklaşımlar, MHP’ye saldırılırken Ülkücüleri ayırma kurnazlığı gibi bütün hünerler ortaya konulmuştur. Artık kullanılacak, oltaya takılacak bir şey kalmamıştır.
Türk Milleti bunları ibretle seyretmektedir. Ekranları başındakiler de bu sözde “edebiyatları, lügat parçalamaları” kanıksadı, “ipek içinde zehir” sunulduğu kanaati yavaş yavaş yaygınlık kazanmaya başladı ve konuşmalar başlayınca televizyon kanallarının değiştirilmesi süreci gelişti. Başvurulan bazı taktikler, geri tepmekte ve “biz bu oyunları daha önce çok gördük” anlayışı hâkim olmaya başlamaktadır. Çünkü güven önemlidir. İktidarın çelişkileri, basit oyunlara başvurması, istediği sonucu almak uğruna kamplaşmaya hatta düşmanlık tohumları atılmasına bile göz yumması gözden kaçmamaktadır. Bir yerde güven bunalımı oluşmuşsa, güvensizlik kural haline gelmişse; artık ne bazı cemaatlerin tavrı, ne bazı din görevlilerinin gayreti, ne devletin imkânları, ne iktidar nimetleri, tersten esen rüzgârı gidermeye yetmeyecektir. Mübarek Ramazan’ın bile bu konuya malzeme noktasına getirilmesine rağmen, Ramazan’ın sonları sonuca fazla yansımazsa, Hayır’da Hayır görüldüğü için % 50’nin üzerinde “Hayır” çıkacağını tahmin ediyorum. Bu hayırlı sonuç; Recep Tayyip Erdoğan Bey başta olmak üzere AKP’li bütün yetkililere yarayacaktır kanaatindeyim. Çünkü nefisleri, kibirleri ve “ben” duyguları akıllarının önüne geçti. Eğer ciddi bir uyarı almazlarsa; hem kendilerine, hem İslâm’a, hem Müslümanlara, hem Türkiye’ye, hem de Türk Milletine zarar verecekleri endişesini taşıyorum. Bu tehlikeli gidişe “kırmızı kart” göstermek ve onları uyarmak için 12 Eylül fırsat olmalıdır.
Ramazan Bayramının ve Referandumun Türk Milleti için Hayırlı olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum!

OKUNMA : 13357 29-Agustos-2010 Pazar

Adınız Soyadınız
E-Mail Adresiniz
Yorumunuz