ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
S.Arabistan ve İran Gerginliğinde Türkiye'nin Tutumu Ne Olmalı? / İsmail Özdemir 472 okunma - 06 Ocak 2016

Müslümanlar arasındaki ayrışma, kutuplaşma ve çatışmalar günden güne derinleşiyor.

İslam dünyası ne yazık  ki bugün her yönüyle bölünmüş durumda.

Geride bıraktığımız yüz yılın başında Osmanlı'nın parçalanması sonrası ortaya çıkan yeni harita bölünmeyi getirmişti, şimdi yeni bir yüzyılın ilk çeyreği içerisinde yaşananlarsa şiddeti ve çatışmayı beraberinde getiriyor.

Mezhep temelli ayrışma artık İslam ülkelerinde öyle bir noktaya geldi ki, kendi mezhebinden olmayan bir İslam ülkesini düşman kabul edip, buna karşın söz gelimi bir Hıristiyan ülkeyi kendisine dost edinen ülkeler, anlayışlar ve rejimler türedi.

Artık neredeyse Müslüman'ın kardeşinin Müslümanlar olmadığı bir dönemi yaşıyoruz.

İslam dünyası ne kadar ayrışıyorsa, mezhep temelli tarihsel ayrılığı bir yana bırakmak isteyen Hıristiyan alemi Ortodoks ve Katolik kiliselerinin yeniden bir araya gelerek birleşmeleri yoluyla o kadar bütünleşiyor.

Kimi ülkelerin gözünde öyle bir gözlük var, öylesine garip bir hırsın içerisine düşmüş ki Müslüman-Gayrimüslim ayırımını, kiminle nasıl ilişki kuracağını yada kurmak zorunda olduğunu dahi şaşırmış durumda.

Suudi Arabistan ve İran arasında, din adamı Nimir'in idam edilmesi ile başlayıp devam eden gelişmeler bunların en son ve belki de potansiyel itibarıyla en büyük göstergesidir.

2011 yılında başlayan Arap Baharı'nda Suudi Arabistan yönetimini eleştirdiği için tutuklanan Nimir'in yargılama sürecinin ardından 2012 yılında idamına karar verilmesi ve nihayet infazının 2015 yılının sonunda gerçekleşmesi takvimsel olarak dikkat çekici bir döneme denk gelmiştir.

* * *

Olay sonrası İran'ın, Suudi Arabistan'ı sert bir dille uyarması ülkeler arası ilişkiler anlamında beklenen bir gelişmeyken, İran'daki Suudi Arabistan büyükelçiliğinin protesto gösterilerine katılanlar tarafından yakılması ise Ortadoğu'da yaşanan ve nereye varacağı belli olmayan ciddi bir krizin fitilini ateşledi.

Nimir'in Şii olması İran'ın sahip çıkıcı rolü üstlenmesi anlamında öne çıkarken, Suudi Arabistan'a yakın olan pek çok ülkenin Suud yönetiminin yanında yer tutması saflaşmanın genel ayağını da bir bakıma gösterdi.

İlginç olan Suudi Arabistan yönetiminin bu idamı bekletip, neden şimdi uyguladığıdır!

İran'ın nükleer müzakerelerden sonucu elini güçlendirecek şekilde ayrılması, Irak, Suriye ve Yemen'de İran destekli grupların yada rejimlerin son zamanlarda büyük ilerleme kaydetmeleri, İran'ın petrol üretimini artırarak geçmişe nazaran daha önemli bir seviyeye çıkacak olması belli ki Suudi Arabistan yönetiminin istemediği/istemeyeceği gelişmelerdir.

Fakat idam kararının sadece kendi ülke toprakları içerisinde yaşayan Şiiler nazarında değil, bölgede bulunan diğer Şiiler ve İran nazarında büyük tepki çekeceğini bildiği halde Nimir'i idam eden Suudi Arabistan yönetiminin, bundan önce 34 ülkeyle İslam ittifakı kurduğunu ve bunun askeri bir yönü olduğunu ilan etmesi kayda değer bir gelişmedir.

Bu ittifak Riyad merkezli olurken, misyonu terörizmle mücadele olarak tanımlanmıştı ancak hem bunun içerisinde İran, Suriye ve Irak gibi ülkelerin olmayışı birliğin daha çok mezhepsel bir kaygı ve misyon taşıdığı izlenimini doğurmuştu.

Nitekim şimdi yaşanılan krizle birlikte düşünüldüğünde böylesi bir askeri ittifakın mevcut haliyle İslam aleminde sorun çözücü olmaktan çok sorunları derinleştirici bir potansiyele sahip olduğu ortaya çıkıyor.

* * *

Suudi Arabistan ile beraber kendisine yakın olan diğer Körfez ülkelerinin, İran'a karşı başlattığı ve şimdilik diplomatik düzeyde seyreden yoğun atakları İslam alemi içerisinde gönüllerde çoktan savaş başlatmış, gönülleri çoktan yaralamış ve gönüllerdeki kopuşu da hayata geçirmeye koyulmuştur.

Şimdi sağduyu sahibi herkesin üzerine düşen "Müslümanın Müslüman kanını akıtmasının önüne geçmek" olmalıdır.

Özellikle burada Türkiye'ye büyük sorumluluklar düşüyor.

Fakat ülkeyi yönetenler ne yazık ki mezhepsel ayrışma saplantısının  içerisinde kendilerini soktuğu gibi devleti de sokmanın arayışı içerisindeler.

Suriye ve Irak'ta sergilenen yanlış ölçü, mezhepçilik iddiasını Türkiye tarihinde ilk kez gündeme getirmiş, İslam coğrafyasının bloklara ayrılmaya başladığı dönemde bizi de küresel hesap yapanların girdabına hapsetmiştir.

Oysa Türkiye bu sinsi oyunlara alet olmadan, saygınlığını korumalıydı ve İslam dünyasının bugün yaşadığı kriz karşısında her iki tarafa da itidal çağrısı yapabilen, gerektiğinde iki tarafı da aynı yerde buluşturup el sıkıştırabilen ve en önemlisi İslam alemi içerisinde sözü dinlenen bir ülke olmalıydı.

Ancak AKP iktidarı bunu yapamamıştır, hatta Türkiye'yi yaşanan ayrışmanın aynı zamanda tarafı haline getirmiştir.

Bugün ne yazık ki "Suudi Arabistan merkezli" oluşum içerisinde yer alan bir görüntü sergiliyoruz!

İşte bu durum baştan aşağı yanlıştır.

Türkiye'nin varoluş gayesine, kültürüne, değerlerine, tarihi misyonuna aykırıdır.

Batı dünyasının mezhepsel ayrışma istediği İslam coğrafyasında biz ayrışmayı körükleyen değil bütünleştiren, kavgayı büyüten değil barıştıran ve tarafları birbirinden ayıran değil kucaklaştıran olmalıydık.

Bu gerçeği görerek yakılan ateşe benzin taşımamamız gerekir.

Makaleyi Hemen Yorumla