ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
AKP'NİN MEZHEPÇİ ANLAYIŞI TÜRK DÜNYASINI YOK SAYIYOR / İsmail Özdemir 427 okunma - 23 Aralık 2015

Yeni bir dünya düzeninin kurulmaya başlandığı görüşü son zamanlarda yaygınlık kazandı.

Bu düzen içerisindeki güç dengelerinin nasıl şekilleneceği henüz tam olarak bilinmese de, saflar git gide belirlenmeye başlıyor.

IŞİD kaynaklı yaşanılan küresel terör, 50 milyonu aşmış halde bulunan mülteci ve sığınmacı dalgası, bölgeler ve ülkeler arasında sosyoekonomik alanda baş gösteren uçurum bu denge arayışında başat faktörler olarak görünse bile, perde gerisinde yaşanılanlar çok daha belirleyici olacağa benziyor.

Normal şartlar altında birbirleriyle zıt kutupta gibi görünen ABD ve Rusya'nın kafa kafaya verip gelecek açısından "Nasıl bir dünya ve küresel düzen?" konusunun merkeze alındığı görüşme trafiğinin sıklaşmış olması bunun bir göstergesidir.

ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry geride bıraktığımız hafta Moskova'yı ziyaret ettiğinde Putin'in söylediği "ABD ile en zor krizlere çözüm yolu arıyoruz" sözleri gündem itibarıyla Suriye ile ilgili söylenmiş bir söz olarak algılansa da, fotoğrafın geneline bakıldığında ortaya daha genel bir sonuç çıkıyor.

Neticede bugün kriz yaşanılan alan sadece Suriye değil.

Irak da tıpkı Suriye gibi krizin ağırlık merkezinin olduğu bir başka alan.

IŞİD'in etkilerini yaygınlaştığı Libya, Mısır, Nijerya yada diğer Afrika ülkelerini atlamamak gerek.

Doğu Avrupa yıllar sonra sıcak çatışma sahasına dönüşmüş bir başka yer. Ukrayna'nın doğusunda bulunan iki bölgede yaşanılan yoğun çatışmalar bunun göstergesiydi.

Pakistan ve Hindistan gibi birbirlerine karşı nükleer güç mücadelesine girmiş iki ülkenin yanı başındaki Afganistan ise hala El Kaide, IŞİD ve Taliban gibi önemli terör odaklarının mesken tutuğu ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir coğrafya.

Yeni düzenin enerji nakli konusunda önemli geçiş noktalarını teşkil edecek Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Balkanlar gibi sahalarıysa hala pek çok gerginliğe gebe.

KÜRESEL GÜÇLERİN PAYLAŞIM HESABI

İşte ABD ve Rusya bir bakıma bu alanları etkileyecek hamlelerde bulunuyor, gerektiğinde doğrudan yada kurdukları ittifaklar aracılığıyla birbirlerine el-ense çekip gücünü tartıyor, diğer yandansa işbirliği yürütecekleri konularda nasıl hareket edeceklerini tartışıyorlar.

BM'den geçirilen karar ile Suriye'deki krizin çözümünü ilgilendiren konu bunun son örneği oldu.

AB'de bir bakıma bu süreçte kendi sahasını belirlemeye uğraş veriyor.

Kimi zaman doğrudan, kimi zamansa dolaylı olarak, ortak ittifak kanalları aracılığıyla (NATO) ABD ile ilişkisini tesis ederek kendi çıkarlarını korumaya gayret ediyor.

Ukrayna'da yaşanan krizde Almanya ve Fransa'nın AB'ye öncülük ederek Rusya'nın desteklediği ayrılıkçılar ile Ukrayna arasında çatışmaların durdurulması için varılan anlaşma da bunun bir göstergesidir.

Çin'in durumu bu ülkelerden farklı olarak daha ihtiyatlı davranmasıyla dikkat çekiyor. Ancak o da diğerleri gibi kontrol edebileceği Güney Çin Denizi gibi yakın bölge alanlarıyla, Cibuti gibi Afrika'nın en stratejik ülkesinde, ABD'ye rağmen var olma gayretinde kararlı olduğunu göstermekten geri durmuyor.

21. yüzyılın en önemli sanayi üssü haline gelen Çin'in enerjiye olan ihtiyacını giderebilmek adına okyanus aşırı hamlelerde bulunacağı ise bizzat Çin'in askeri strateji belgesinde sunulmuş durumda.

Tüm bunlar yaşanırken asıl dönüşüm ve yeni düzen kurma çabalarının Ortadoğu merkezli olacağı kesindir.

İki kesin seçenek ABD ve AB'nin ortak hassasiyeti gibi duruyor.

Bunlardan ilki İsrail'in güvenliği, diğeri ise bir Kürt devletinin kurulması.

BÜYÜK İSRAİL VE KÜRT DEVLETİ PROJESİ

Rusya, Suriye'de hava operasyonlarına başladığı 30 Eylül günü hemen İsrail'in kapısını çalarak, sonradan Türkiye ile tecrübe edildiği gibi muhtemel sorunların yaşanmaması için askeri kanalların açılmasını sağlama istediğini sergileyerek, bir bakıma ABD'nin Ortadoğu siyasetinin hassasiyet merkezi olan İsrail'e karşı kabulkâr ve saygılı yaklaştığını gösterdi.

Nitekim İsrail'in 20 Aralık günü Suriye'de bulunan ve Hizbullah'ın önde gelen isimlerinden olan Semir Kantar'ın öldürülmesine yönelik olarak gerçekleştirdiği hava taarruzuna karşı, Rusya'nın bir tepki vermemiş olması da bunun bir başka delili niteliğindedir.

Hatay semalarında, Türk hava sahasında düşürülen SU 24 savaş uçağı sonrasında, Suriye'de bulunan askeri üssüne karadan ve denizden uzun menzilli hava savunma füzesi yerleştirmiş olan Rusya'nın, sahadaki partneri olan ve İran ile yakın bağı bulunan Hizbullah'a yönelik olarak İsrail'in gerçekleştirdiği bu askeri operasyona tepki vermeyip, ses çıkarmamış olmasını bir yerlere not etmek gerekir.

Diğer bir konu olan Kürt devleti meselesine gelince, Irak'ın kuzeyindeki yapılanmada ABD'ye karşı geç kalan Rusya'nın, bu gecikmişliğini Suriye'nin kuzeyinde hâkimiyet kurma arayışında olan PKK'nın uzantısı PYD ile doldurmak istediği artık herkesin ortak kanısıdır.

Bu iki ülkenin PYD'yi meşru görüyor olması bir yana Barzani ve PYD'nin kontrol ettiği sahaların birleştirilmek istenmesi aşamasında nasıl duruş sergileyecekleri asıl önemli olan konudur.

Kaldı ki 100 yıldır hesap edilen Kürt devleti projesinin 4 parçalı olduğunu unutmamak gerekir. Yani bu işin Irak ve Suriye yanında İran ve Türkiye ayağının da bulunduğu biliniyor.

MEZHEPÇİ BAKIŞ TÜRKMENLERİ TEHLİKEYE ATTI

Türkiye işte bunca yaşanılanların tam da merkezinde yer alıyor.

Peşinen söylemek gerekirse 13 yıldır ABD'nin peşine takılmışlığın yaratmış olduğu sonuç kısıtlı ve sınırlı hamle olanaklarımızın olduğunu gösteriyor.

Oysa Ortadoğu jeopolitiğini lehimize değiştirecek tek seçenek Irak ve Suriye'de bulunan ve sayıları ismi anılan bu ülkede yaşayan diğer gruplara nazaran çok daha fazla olan Türkmenleri merkeze alan bir anlayışı benimsemekti.

Ne yazık ki AKP bu gerçeği göz ardı ederek, bir bakıma Türkiye'nin elinin en güçlü olduğu alanı yok saydı.

Irak'ta yapılan hata bugün Suriye'de de tekrar ediliyor ve Türkmenler AKP'nin mezhep temelli dış politika anlayışına kurban ediliyor.

Bölgede yaşayanlar, küresel güç mücadelesinin aktörleri tarafından sınıflandırılıp, Sünni yada Şii olarak tanımlanırken, sadece Kürtler bunun dışında tutulurken, Türkmenlere de "Türk olduğunuzu unutarak ya Şiiliği yada Sünniliği seçin" baskısı dayatılıyor ve Türkiye ne yazık ki bu siyasete alet oluyor.

Barzani'ye gösterilen ilgi ve alaka sıra Türkmenlere geldiğinde ortadan kaybolup, sırra kadem basıyor.

Suriye ve Irak'ta Türkmenler haricinde herkes geniş imkanlara ve desteğe sahipken, Türkmenlerin yanı başında adında Türk olan devleti ise ne yazık ki gerektiği gibi onların dertlerine derman olamıyor.

Kurulmaya çalışılan yeni dünya düzeninde AKP'nin Türklüğü yok saydığının kanıtı sadece Ortadoğu ve Türkmenler ile sınırlı değildir.

İslam alemi arasına mezhepsel ayrımcılık üzerinden sokulan fitne günden güne büyümektedir. Bu fitne ateşi Ortadoğu'dan yakılmış olsa da dalga dalga yayılmakta ve güç dengelerinin İslam coğrafyası içerisindeki taraflarını belirlemektedir.

AKP TÜRK DÜNYASINI RUSYA'NIN İNSAFINA TERK EDİYOR

Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan ve Riyad merkezli olduğu söylenilen, aralarında 34 ülkenin bulunduğu İslam ittifakında, Suriye, İran ve Irak gibi Şii Müslümanların yönetimde olduğu ülkeler yer almazken, Sünni olmasına rağmen Türkiye haricinde başka hiçbir Türk devletinin bulunmaması bir başka sorunsal alandır.

İslam ittifakı adı verilen yapılanmanın kurulmasına eşdeğer bir zamanlamayla Rusya'nın peş peşe Kazakistan, Türkmenistan ve Kırgızistan gibi ülkelerle ilişkilerinin seviyesini artırmaya başladığını buna eklemek gerekir.

Yani ata yurdumuz ve bağımsızlıkları için uzun süre özlem duyduğumuz Türkistan coğrafyası bir bakıma Rusya'nın insafına bırakılmış izlenimini sunuyor.

Açık ki AKP, adı Türk olan devletin değerlerini yok saymakta ve olmayan bir anlayışı Türkiye Cumhuriyeti'ne sokmaya çalışmaktadır ki bunun kabulü mümkün değildir.

"Türklükle hesaplaşma" niyeti taşıdığını söylemekten çekinmeyen AKP'nin, bu anlayışıyla bezediği politikalarının sonucunun PKK'ya açtığı alan düşünüldüğünde, hali hazırda dış politikada zaten görülmeye başladığı kayıplarının ne derecede vahim noktalara ulaşacağının bilinmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti elbet ki İslam âlemi ile yakın ilişki ve işbirliği içerisinde olmalıdır. Ancak Türk Dünyası ile kucaklaşmayı ve dahası işbirliğini başaramayan Türkiye'nin küresel bir iddiasının olamayacağını söylemek gerekir.

Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi'nin taşıdığı anlam ve somut adımlar hesap edilmesi gerekirken, her koşul ve şart altında ABD'nin peşinden giden Suudi Arabistan'ın arkasına takılmak Türkiye gibi büyük ve köklü bir ülkeye yakışmaz.

Aslolan Türk-İslam anlayışını merkeze alarak mezhepçi anlayış bir yana bırakıp, böylelikle İslam dünyasını başka başkentlere fırsat tanımadan kendi zihnimizde yarattığımız ayrışmadan da kurtarmak olmalıdır

Kim neyi hesap ederse etsin bizim bakışımız daima Türklük güneşinin dünyayı adaletle aydınlattığı ufka bakacaktır.

Bunun için ya devlet ülküleşmeli, yada ülkücüler devletleşmelidir!

Makaleyi Hemen Yorumla