ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
Dr. YALÇIN GÜZELHAN İLE SÖYLEŞİ / İsmail Özdemir 38963 okunma -
Söyleşi: İsmail ÖZDEMİR

*Sayın Güzelhan, okuyucularımız sizi daha çok Ortadoğu gazetesindeki günlük yazılarınızdan tanımaktadır. Sizin, siyaseti yakından izlemek ve değerlendirmek özelliklerinizin yanında, alanında oldukça uzman bir psikoloji doktoru olduğunuzu okuyucularımızın bir kısmı belki bilmiyordur. Öncelikle uzmanlık alanınızı okuyucularımıza hatırlatmak istedim. Çünkü sizinle yapacağımız söyleşi de bu mihvalde olacaktır.
Bildiğiniz üzere Başbakan Tayyip Erdoğan birtakım olaylar karşısında ilginç ve kavgacı bir ruh hali ile davranmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın davranışlarına ve sözlerine yansıttığı ruh hali, özellikle kendisini ve partisini eleştirenlere gösterdiği öfkeli ve nefret yüklü tavırları, siz bir psikolog doktor olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Başbakandaki bu durum nasıl bir psikoloji halidir?


Evet İsmail Bey Başbakan özellikle son günlerde çok öfkeli. Öfke, psikolojide çok önemli bir bulgudur. Öfke, kişinin bütün çözüm yollarının tükendiğini gösterir. Tıpkı biten ömür için harcanan zaman gibi. Diğer taraftan, yaklaşan tehlikeyi ve gerilen ipleri belirtir. Yaklaşan tehlike nedir? Gerilen iplerin diğer ucuna kimler asılıyordur? İpler kopacak mıdır? En doğrusunu Erdoğan’ın kendisi biliyordur. Benim bildiğim; bu öfkenin “hayra alamet” olmadığıdır. Belki de iplerin an gelip kopacağıdır. “Öfke baldan tatlıdır” diyenler, aslında halt etmişler. Öfke, aslında bala belenmiş zehirdir. Tatlı tatlı yenir, ama acısı çok geçmeden çıkar. Bunun böyle olup olmadığını yakında, bizler de test etmiş olacağız. Öfke, Kişinin artık kendi kendini kontrol edemediğini, yani çaresizliğini gösterir. Bütün bu açıklamalar çerçevesinde kendi kendini kontrol etmekte güçlük çeken birisi, hiç Türkiye’nin istikbalini kontrol edebilir mi? Eksiklikleri ve yanlışlıkları olan insanlar, ya bunları düzeltmek yolunu seçere ya da bastırmak için öfkeli, nefretli davranışlar gösterir. Tayyip Erdoğan’ın psikolojik durumu birinciyi değil ikinciyi seçmeye eğilimli olduğu çok açıktır. 

*Recep Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP iktidarı, Türkiye’ye “bizim partiden olan ve olmayanlar” diye bakıyor, bu siyasi bencilliğin içinde yatan asıl psikoloji nedir?

Başbakanın düşünce ve davranışlarını bir bütünlük içerisinde değerlendirdiğimizde yoğun bir HÜKMETME eğiliminin olduğunu görüyoruz. Hükmetme olgusunda insanların boyun eğen edilgin olmaları vardır. Demokrasiyi özümsemiş şuurlu insanların boyun eğmeleri mümkün değildir. İşte Başbakan kendisine biat ederek boyun eğenleri kendisinden, karşı çıkanları da diğerleri olarak değerlendiriyor. Dikkat edin kamuoyundaki yaygın kanı Tayyip Bey’in TİRANLAŞMAYA doğru gittiğidir. Bu durum psikolojik sorunu olan insanların sorunlarının katmerleştiğini gösterir.
Bakın örnekleme ile Tayyip Erdoğan’daki psikolojik durumu izak edelim de herkes daha iyi anlasın.
Başbakan ne diyor? “Ekonomik Kriz bizi etkilemez”. Buradaki “Biz” aslında Başbakandaki “Biz” ve “Onlar” kavramının açıkça dışa vuruş halidir. Çünkü Başbakan için “Biz” yakın çevresidir. Başbakan’a göre Türkiye, 70 milyon insandan değil “Biz” halkası içerisine giren yakın çevresinden oluşmaktadır. Bu ruh halinin dışa yansıması olarak da “Kriz bizi etkilemez” demekte ve kendinde doğruyu söylemektedir. Hakikaten 70 milyon Türk insanını kasıp kavuran ekonomik kriz, Tayyip Erdoğan’ın “Biz”lerini etkilememektedir. Bakınız, güzel bir deyiş vardır. “Ölüler sanır ki, diriler hergün helva yer.” Başbakan da bakıyor çevresine, akrabalarına, eşine dostuna, her şey tıkırında, hatta “Krizi bile fırsata çevirmişler”, basıyor demeci “Kriz BİZİ etkilemez.” Psikolojik depresyonun en önemli belirtisi “dünyayı önce akrabai talükattan, sonra da sadece kendinden ibaret” sanmaktır. Tayyip Erdoğan’daki “Biz” ve “Onlar” ayrımının asıl sebebi işte bu psikolojik depresyan sebebiyledir.

*Recep Tayyip Erdoğan, hep mazlum ve mağdur rolünü ön plana çıkarıyor. Şiir cezası ile başlayan bu süreç ona siyasette hep başarı getirdi. Bu rol tükendi mi, yoksa yine devam ettirmeye çalışacak mı?

Başbakanın siyaset yapma tarzı duygu sömürüsü bazlıdır. Ne zaman bir seçim söz konusu olsa halkın masum duygularını harekete geçirici bir arayış içerisine giriyor. Bakın 7 yıllık AKP iktidarında dış borçlar kat be kat artmış, işsizlik alıp başını gitmiş, Cumhuriyetin bütün birikimleri yabancılara peşkeş çekilmiş, fakirlik artmış yani iyi denilecek hiçbir gelişme olmamış. Ancak tüm bu gerçeklere rağmen Türban, İmam Hatip liseleri, kapatılma gibi konuları ön plana çıkararak mazlum durumuna düşmeye çalışarak seçimleri kazanma yolunu seçmiştir. Üstelik bu konularda da düzeltmek adına hiç bir adım atmamıştır. Sorunlar karşısında hiç bir çözümü olmayanın yapabileceği en güzel şey sorunları canlı tutup “istismarını” devam ettirmektir. AKP de işte bunu yapmaktadır.

*AKP, iktidara “yolsuzluklularla mücadele edeceğim” diye geldi. Şimdi kendisi yolsuzluklara gömülmüş bir haldedirler. Şaban Dişli’nin adının karıştığı ve Gaziantep Belediyesi’nde meydana gelen rüşvet olayları, Dengir Mir Mehmet Fırat etrafında tartışılan hayali ihracat ve eroin kaçakçılığı olayları, Deniz Feneri gibi büyük yolsuzluk olayları ve bunlara benzer birçok olay AKP’nin çöküşünü sizce hızlandıracak mı? Türk milleti ekonomik kriz içindeyken bunların bu yolsuzlukları yapması toplumda nasıl algılanıyor?

Ne hazindir ki yolsuzlukla mücadele edeceğim diye gelen AKP yolsuzluk denizinde boğularak kaybolmak üzeredir. Son yapılan kamuoyu çalışmaları bunu işaret etmektedir. Türk Milleti bu konuda aldatılmışlık psikolojisi yaşamaktadır. Hakkında kalpazanlık suçlaması ile dosyalar bulunan bir Başbakanın yolsuzluklarla mücadele edeceğine kim inanır. Her şeyden önce Başbakanın kendisi yargı önünde bu iddialardan aklanmak zorundadır. Halkın dini duygularını istismar ederek yolsuzluklarının ve yanlışlarının üzerini örtmekte şimdiye kadar başarılı oldular. Fakat artık mızrak çuvala sığmıyor. Vatandaş farkına varmaya başladı. Açlığa ve yoksulluğa mahkum ettikleri vatandaş artık “Çalsınlar ama iş yapsınlar” noktasından “elim kırılaydı da oy vermeseydim” noktasına gelmiştir.

*Daha düne kadar PKK’nın kavramlarını kullanan, DTP ile koalisyona sıcak bakan, ortaya koyduğu politikalarla bölücüleri azdıran, Türkiye’yi 36 etnik kökenden oluşan mozaik gören ve şimdi “Tek vatan, tek bayrak, tek millet” nutukları atan Recep Tayyip Erdoğan yine milliyetçi rolünü oynamaya başladı. Başbakanın oynadığı bu rolü Türk milleti nasıl değerlendirmelidir?


İsmail Bey Buradan çıkan sonuç Başbakanın derinliği olan milli hassasiyetlerinin olmadığıdır. O günün şartları içerisinde kendisine neyin daha çok oy getireceğinin hesabını yapıyor. Diyarbakır’a gittiğinde Kürt meselesi benim meselemdir derken, Yozgat ya da Kayseri gibi illere gittiğinde ise milliyetçi söylemlere sarılıyor. Başbakan sadece ambalaj milliyetçiliği yapıyor . Yani içinde ne olduğu belli olmayan bir kutuyu yaldızlı ambalajla kaplayarak satmaya çalışıyor diyebiliriz. Aslında psikolojik depresyonu tavan yapmış Tayyip Erdoğan’ın bu davranış bozukluğunun kaynağı biraz da kendisini iktidar eden odaklardır. Yoksa Tayyip Erdoğan “nereden ne kadar oy gelir” politikasını uygulayacak birikime ve donanıma sahip değildir. Öfke ve nefret odaklı siyasetten başka davranış gösteremeyen birinin, özellikle yönetici pozisyonundaki birinin, yapacağı en iyi şey, psikolojik tedavi görmesidir. Bu hem kendisi hem de toplum menfaatleri açısından oldukça önemlidir.

*Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın spontane konuşmaları hep başına bela olmakta, konuşmaları sonradan düzeltilme ihtiyacı duyulmaktadır. Cam ekrandan konuşurken daha az hata yapan Recep Tayyip Erdoğan’ın spontane konuşmalarında hangi eksikliğini ortaya çıkmaktadır?

Psikoloji Biliminde “PARAPRAXİAS” olarak isimlendirilen bu tür dil sürçmeleri (GAF), özünde, kişinin bilinç dışının derinliklerinde taşıdığı gerçek düşüncelerinin, bir şekilde açığa çıkmasından başka bir anlam taşımaz. Günlük hayatın akıp giden süreci içerisinde, ortaya çıkan bu tür dil sürçmelerinden hemen sonra, bunun aslında istenilmeyerek söylenen bir gaf olduğu, o sıralar zihnim başka şeylerle çok meşguldü, çok yorgundum veya içkiliydim gibi bir takım mantıklı açıklamalar yapılmaya çalışılır. Aslında tam da bu noktada, bu açıklamayı yapan kişi, gerçekte gaf olarak nitelendirdiği bu düşünceyi, bilinç dışında taşıdığını ve bunun kendisinin esas düşüncesi olduğunu itiraf ediyordur. Çünkü, gerçekte zihinsel ve bedensel yorgunluk, içkili olma veya zihni çelebilecek başka bir şeyle meşgul olma durumunda, bilincin, bilinç dışını/altını kontrol etme gücü azalır ve bilinç altında bastırılmış olan gerçek düşüncede bu durumu fırsat bilerek bilince çıkar. Bunun farkına varılmasının ardından bildik dil sürçmeleri ile ilgili açıklamalar yapılmaya çalışılır. Oysa gaf olarak açıklanmaya çalışılan bilinç dışındaki gerçek düşüncelerin anlamı o kadar açık ve nettir ki bunun başka türlü bir anlamının olabileceğinin tartışılması bile abesle iştigaldir. Kişinin zihninin derinlikleri o kadar tıka basa -gaf olarak açıklamaya çalıştığı düşünceler ile- doludur ki zihnin en ufak bir meşguliyetinden dolayı hemen bilince çıkabilmektedir. Kısacası Başbakan aslında bilinç altındaki düşüncelerini söylemiş oluyor diyebiliriz.

*Türkiye’nin başında muhafazakâr bir iktidar olduğu söylenmesine rağmen ülkede adeta ahlaksızlık patlaması yaşanmaktadır. Tecavüz, cinayet, hırsızlık, cinsel taciz Türkiye’nin ana gündemi halindedir. Bu gidiş Türkiye’yi nereye sürükler sizce?

Siyasette başarının ve hazzın en önemli dayanağı savunulan değerlere ve görüşlere katıksız inanmaktır. Uğruna mücadele edilen ve insanlığa hayırlar getireceğine inanılan değerlere olan inanç da olabilecek en küçük bir şüphe berrak bir havuza damlatılan bir damla mürekkebin koca havuzun berraklığını yok etmesi misali, o inancın kutsallığını bir anda bitirir. Aslında inanç çok yönlü bir kavramdır. Hayatın hemen her alanında da önemli bir faktör olarak karşımıza çıkar. Bir dine, bir davaya veya bilime inanmak, aslında birbirilerinden çokta bağımsız şeyler değildir. Hepsinde de yaşanılan ortak duygu katıksız bir bağlılığın hissedilmesidir. Yani bir derinlik ve içtenlik söz konusudur. Gerçek bir inançla hareket etme dışında bu dünyada kendisine rahatlık sağlayacak ve gemisini yüzdürmesine dayanak olabilecek fırsatlar kollayanlar ve bunu bir siyaset yapma tarzı olarak benimseyenler var. Bunlar için önemli olan inanan insanların oylarını alabilmek için, o inanç grubunun değerlerini hortumlayarak içselleştirip, onlardan kendisine siyasi rantlar sağlamaktır. Bunlar hiç bir zaman için o inancı gereği gibi yaşamazlar. Sadece kullanırlar. Bu tür İnanç hortumculuğuna dayanan siyaset erbapları gittikleri her yerin nabzına göre şerbet verme becerisinde son derece ustadırlar. Bir süre sonra hortumlanacak bir değer kalmadığında ise başka bir mekanda başka, bir inanç grubuna demir atıp ta hortumlarını orta yere salarlarken, kendisine neden böyle davrandığı konusunda karşı çıkanlara, hemen bir değişim masalı uydurarak, “ben değiştim, onun içinde gördüğünüz gibi artık sizlerleyim” der. Bir başka taraftan da hortumları vantuz misali çalışmaya başlar. Alınacak bal bittikten sonra da konulacak başka çiçeklere doğru hızla yol alır. 

Şimdi meseleyi yukarıdaki açıklamalar ışığında ele aldığımızda; AKP Muhafazakar bir parti görünümündedir, ancak onun yönettiği Türkiye’de taciz, hırsızlık, şiddet, adaletsizlik ve yolsuzluk almış başını gidiyor. Bu durumun mantıklı bir açıklamasını yapmak çok zor. Söylenebilecek en mantıklı cümle AKP’nin MUHAFAZAKARLIĞININ göstermelik olduğudur. Özellikle rüşvet ve yolsuzluk olaylarının Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar yüksek olması bu gerçeği pekiştiriyor.


*Sayın Hocam, bu güzel söyleşi için teşekkürlerimizi sunarız. Dergimiz okuyucularına söylemek istediğiniz son sözleriniz var mı?

Son bir örnekle konuyu özetleyelim.
Bilindiği üzere NERON, tarihte gaddarlığı ve melankolikliği ile ün salmış bir firavundu.
Neron, canı müzik çalmak/dinlemek istediği zaman hükümranlığı altındaki bir yerleşim birimini askerlerine kuşattırır, kimsenin kaçmasına izin vermez, içindekilerle beraber yaktırırdı. Yangını ve insanların feryatlarını rahat görebileceği bir tepeye çıkıp hüzünlenir, şarkı söylerdi.
Tepeye bakan insanlar Neron’un şarkılarını dinleyerek “ne güzel, ne içten şarkı söylüyor” diye düşünürmüş.
Neron’un “güzel ve içten şarkı söylemesine sebep” yangındaki insanların feryatları olduğunu anlamak çok zor olmasa gerek.
Kömür ve yiyecek paketi dağıtılması karşısında “Ne güzel, hükümetimiz bize yardım ediyor, Allah başımızdan eksik etmesin” diyen vatandaşlarımız yoksulluk yangınını çıkartanın o paketleri dağıtanlar olduğunu bilse, bunlar değil %47 oy, bu milletten zırnık alamaz, değil mi?
Türk Milleti, yangını çıkartanla paketi dağıtanın aynı olduğunu anladığı gün AKP diye bir partinin iktidarda değil yüce divanda olacağı açıktır.
İnşallah o günler de yakındır.
Kutlu Sesleniş dergisinin değerli okuyucularına saygı ve selamlarımı sunuyorum.
Makaleyi Hemen Yorumla