ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
SÖZDE SOYKIRIMI KABULLENENLERE İNAT ÜLKÜCÜ BAKIŞ AÇISI / İsmail Özdemir 39192 okunma -
Asya’nın bozkırlarında kabul edilen tarih başlangıcından evvel büyük medeniyetinin inşasına başlayan Büyük Türk Milleti, Karahanlılar döneminde İslam dinini kabul etmesiyle birlikle büyük sıçramalar ve diğer milletlere örnek olan bir hoşgörü toplumu olma noktasında tüm dünyaya örnek olmuştur. Her zaman ezilenlerin, haksızlığa ve kanunsuzluğa uğrayanların yanında olmuş, tüm dünyada kutsal bir nizamın kurulmasını sağlamıştır. 

Zulme uğrayan her toplum tek sığınma kapısı olarak Türk Devletlerini seçmiş ve Türk Kültürünün zengin birikimleri altında yüzyıllarca Türk Milleti ile birlikte huzur ve barış içerisinde yaşamışlardır. Ancak ne zaman küresel düzenin tüm dünyanın huzur ve barış içerisinde yaşadığı ve ortak birikimleri toplumların zenginliği olarak kabul edilen bir dönemde, kendi çıkarları ve planları uğruna bu huzuru bozmak isteyen bir devlet ya da bu zihniyetteki devletler araya girse; dünyada adalet, huzur ve barış düzeni bozulmuştur. 

Bu gelişmelerin sonuçlarında da Türk Milleti zamanında sahip çıktığı ve kolladığı her milletin çok ağır ihanetlerine uğramıştır. Bunlardan bir tanesi de Ermenilerdir. 

Ermenilerle ilk tanışıklığımız yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Anadolu’nun fethi birilerinin sandığı gibi toprak kazanma adına verilen mücadelenin ürünü değil, Doğu Roma İmparatorluğu yani Bizans’ın o dönemde bahsi geçen coğrafyada bulunan tüm halklara karşı yaptığı zulüm ve adaletsizliğe karşı yürütülen faaliyetler neticesinde gerçekleştirilmiştir. Zira bu milletlerden biri de Ermenilerdir. Öyle ki 1071 yılında Malazgirt’te yapılan ve o tarihten sonra zamanın akışının değişmesine sebep olan savaşta Ermeniler, Selçuklu Devleti’nin yanında savaşa girmiştir. İlerleyen yüzyıllar süresincede gerek devlet idaresinde gerekse toplumun önemli kesimlerinde görevler alıp, Türk Kültürü’nü benimsemiş ve bu zenginliğin bir parçası haline gelmiştir. Bu sebepten ötürü mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti, Sadık Millet anlamına gelen “Millet-i Sadıka” unvanını Ermenilere verilmiştir. Yüz yıllar boyunca da Türk Milleti ile Ermeniler bulunduğumuz bu coğrafyada huzur içerisinde yaşamışlardır. Ta ki I. Dünya Savaşının öncesinde, devamında ve sonrasında yürütülen bölücü faaliyetlerin başladığı zamana kadar… 

Bu tarihten itibaren Sevr Antlaşması gibi kara bir lekeyi Türk Milleti’nin alnına sürmek isteyenler baş aktör olarak hep Ermenileri kullanmış ve iki kardeş toplum birbirlerine kırdırılmak istenmiştir ve Ermenilerde bu sinsi oyunların parçası olmuştur. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte aldığı seferberlik emri ile silah başı yapan Türk toplumunun fertleri cephede vatanını müdafaa etmek uğruna canını ortaya koyarken Millet-i Sıddıka diye onurlandırdığı ve (sadece) Türk düşmanlarının oyunlarına gelen Ermeni bölücü çeteleri, cephe gerisinde masum ve savunmasız Türk toplumunu hunharca katletmeye başlamıştır. Yaşanan katliamların neticesinde tek derdi kendisini savunmak olan ve ihanete uğramış Türk Milleti’de kendisini savunmak istemiş ve bu yaşananların mimarı olan kirli ellerden başka bu ortamdan memnun olan hiçbir kesim olmamıştır.

Yaşanılan bu kargaşa ortamını dindirmek ve vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla dönemin Osmanlı Hükümeti 27 Mayıs 1915 tarihinde bir karar alarak Ermeni tehcirini başlattı. Günümüzde Ermenilerin yürüttüğü sözde soy kırım iddialarının başlangıç noktası da işte budur. Bir devletin kendisi içerisinde karşılaştığı ve hiç beklemediği bir kesimden hiçte beklemediği bir anda gelen ihanet yüklü eylemler sonucunda, vatandaşlarının katledilmeye başlanması ve olayların kontrol edilebilir boyutunun gittikçe zayıfladığı dönemde, alınan bu karar neticesinde Doğu Anadolu Bölgesinde bulunan Ermeniler daha güneye Hatay, Suriye ve Irak bölgelerine doğru kaydırılmak istenmiştir. Buradaki tek amaç devletin bölünmez bütünlüğünün sağlanması ve ülke içerisindeki barış ve hoşgörü ortamının yeniden sağlanmasıdır.

İşin garip tarafı şudur ki, tebaalarının her birisine kanun önünde eşitlik tanıyan Osmanlı, ülkesinde yaşayan her zenginliği korumak-muhafaza etmek maksadıyla cephede canını ortaya koyup savaşan Türk Askeri varken, askerine maddi ve manevi her türlü desteği verip, savunmasız bir şekilde kalan Türk Ulusu iken, Ermeni çetelerinin katliamlarına uğrayıp, buna karşın Ermenileri katletmekle de suçlanan yine kendisi olmuştur! Dünyanın hiçbir yerinde buna benzer bir kirli oyuna daha rastlanamaz. 

* * *

Günümüzdeyse sözde soykırım faaliyetini yürütenler Taşnak ve Hınçak terör örgütü faaliyetlerine “Lobicilik” adı altında ABD merkezli bir oluşumla ve “Büyük Ermenistan’ı kurmak” iddiasıyla hareket ederek, türlü iftiralar ortaya atıp, Türk Milleti’ni sözde soykırım yalanlarıyla küçük düşürmeye çalışmaktadır. Üstelik aynı bakış açısı tarihsel belgeler var olmasına karşın kampanyalarını sadece sloganvari doktrinlerle, gerçeklerden uzak yaklaşımlarla dünya kamuoyuna sunmak arzusunda olmuşlardır. Aynı terör örgütü dün Taşnak ve Hınçak idi sonrasında değişti ve beklide gelişerek ASALA terör örgütü adı altında yeniden dirilerek, ülke dışında görev yapan onlarca bürokratımızı katletti. Yine aynı kesim 1988 yılında Karabağ’da başlayan hain saldırılar esnasında büyük katliamlar yaparak yüzlerce Azeri Türkünü katletmiştir. Özellikle orada yaşanılan Hocalı Katliamı tüm Türk Dünyası’nın yüreğini hala sızlatmaktadır.

Bütün bunlar olurken Ermenistan devleti hala Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tanımamakta, Ağrı Dağı’nı milli sembolleri olarak kabul etmektedir. Sözde soykırım anıtı yaptırarak ülkesine gelen her yabancı devlet yetkililerini bu anıta götürüp ziyaret ettirmekte ve soykırım safsatasını propaganda koluna bu yolla sokmaktadır.

Ermeni lobilerinin günümüzdeki temel amaçları toplumumuzun büyük bir çoğunluğu tarafından bilinmektedir. Bu amaçlar “4 T HEDEFİ” adı altında birleştirilmiştir ve merkezine de “sözde soykırım” konulmuştur. Bu dörtlünün sıralaması şöyledir:

• Tanıtma: Türklerin 1900’lü yıllarda Anadolu da yaşayan Ermenileri katlederek soykırım yaptığının propagandasının yürütülmesi.
• Tanınma: Tanıtma faaliyetleri neticesinde sözde soykırımın tüm dünya nezrinde kabul görmesi ve uluslar arası bir baskı atmosferi yaratılarak Türk Milleti’nin yine uluslar arası yapılanmalar aracılığı ile yargılanmasının sağlanması.
• Tazminat: Gerçekleştirilen bu yargılama neticesinde Türk Halkı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin sözde soykırıma maruz kalmış olan Ermenilere tazminat ödenmeye mahkûm edilmesi.
• Toprak: Dörtlünün ve hain planın son ayağı olarak bedeli oldukça fazla olan tazminat ödemeye mahkûm edilen Türk halkının bu tazminatın bir kısmını para bir kısmının da toprak olarak ödenmesinin sağlanması.

* * *

Bütün bu hain ve kanlı geçmişte masum Türk halkı kirli ellerle kara geleceklere doğru itilmektedir. Dün dostumuz, sadık millet dediğimiz Ermeniler bugün bizlerle ilgili neler düşünüyor, neler yapıyor hep birlikte görmekteyiz.

Bu düşmanlık karşısında Türk Devleti’de elbet ki kendi önlemlerini bu zamana kadar almıştır. Ancak özellikle Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün milli maçı bahane göstererek Ermenistan’a yaptığı seyahat Türk Milleti’nin bütün fertlerinin yüreklerinde yeni bir yaranın daha açılmasına sebep olmuştur. Bu ziyaretten birkaç ay sonra (tesadüf diyebilmek için ya aptal yada küresel hain olmak gerekir) ülkemizde yine bazı çevrelerce yürütülen Ermenilerden Özür Dilenmesi kampanyası hafızalarımızda yeni bir küresel oyunun sahneleneceği ışığını yaktırmıştır. Bütün bu gelişmeler cereyan ederken bu hain ve yalanlarla dolu oyun yüzyıllardır süregelirken Abdullah GÜL’ün son çeyrekte yaptığı seyahat manevrasıyla yüz bulmuştur. 

Ayrıca bununla da yetinilmemiş şuanda ülkemizi maalesef yöneten AKP iktidarı tarafından Ermenistan sınırın açılmasını ön gören bir dizi çalışmalar yürütmektedir. 

Birileri buna Kafkaslarda yürütülen yeni denge oyunları diyebilir. Ancak hangi büyük devlet vardır ki kendisini tüm dünyada en ağır iftiralarla suçlayan, kendisini hiçbir bürokratik zeminde tanımayan ve açıkça düşman ilan eden bir başka ülkeye devletin en üst makamı-başkomutanlık vasfı-ile ziyarette bulunsun. Ve bu ziyareti sebebiyle, her fırsatta “tek millet iki devlet” çağrısında bulunulan (Azerbaycan) kendi soydaşlarının acı ve keder yüklü çağrılarına kulak asmasın.

Büyük devlet ve o devletin geleceğine yönelik büyük planlar hiç şüphesiz bölünmez, parçalanamaz olmalı ve o devleti devlet yapan temel değerleri korumak pahasına ortaya konularak hayata geçirilmeye çalışılmalıdır. 

Tavizkar ve teslimiyetçi bir politikayla büyük devletler yönetilemez. Kurulduğu günden bu yana devletimizle ilgili en hayati meseleleri hep ülke dışından değerlendiren AKP ve onun genel başkanı R. Tayip ERDOĞAN bu büyük hataya ve acziyet yumağına devamlı sarılıp, dolanmaktadır.

* * *

Bu noktada MHP Genel Başkanı ve Ülkücü Hareket’in Lideri Devlet BAHÇELİ, 7 Aralık 2008 tarihinde, ülkemizde yer alan bazı kesimlerin sözde soykırım iddialarını kabul edercesine Ermenistan’dan özür dilenmesi gerektiğinin savunulduğu bir dönemde, yaptığı açıklamada aynen şu sözleri söylemişlerdir: “…Yıllardan beri tarihle yüzleşmek adına Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek taraflı ve tavizkar tutumunun kapı araladığı ve heves gösterdiği bu konu, artık kendi ecdadımızı yargılatacak bir sürecin önümüzde olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye'ye yönelik iddiasını ve toprak taleplerini ısrarla sürdüren Ermenistan'a, sınır kapılarını açmayı dile getiren ve bu ülke ile diplomatik temasa kalkışan AKP’nin ürkek tutumu, ecdadımızın yargılanması konusunda yabancılara ve işbirlikçilerine ümit ve cesaret vermektedir.

Gelişmeler, sözde soykırım iddiaları ekseninde oluşan hakaret ve ithamlara sessiz kalan hükümet etrafında, etkili bir kuşatma alanı oluşturmak ve bu alanı giderek daraltmak üzerine kurulmuş bir senaryonun uygulanmaya başladığını göstermektedir.

Tarihi gerçeklere tamamen aykırı, insaf ve hakkaniyet duygusundan yoksun bir anlayışla, sözde özür kampanyasına öncülük eden zihniyetin, Osmanlı Devleti döneminde emperyalist devletlerin kullandıkları Ermeni tebaasının neden olduğu kanlı olayları ve akabinde gelişen şartları bilmeden hareket ettiklerini düşünmek mümkün değildir. 
Türkiye’nin içinde Ermeni iddialarını destekleyen bir cephe oluşturma gayretleri için altı yıldır, her zemin, ortam ve kürsü kullanılarak açıkça sürdürülen faaliyetlerin bu girişimle birlikte sonuç almaya dönük çalıştıkları ve kamuoyu hassasiyetini köreltmeyi amaçladıkları anlaşılmaktadır.

Adlarının başına yerleştirilen muhtelif sıfatlarla kamuoyuna seslenme imkânı bulan işbirlikçi mihraklar, hayati milli çıkarlarımızı ucuz pazarlıkların malzemesi haline getiren AKP iktidarının oluşturduğu teslimiyetçi zeminden cesaret almışlar ve özür talep etme noktasına kadar cüret kazanmışlardır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu konudaki görüşü şudur.

Tarih, yaşanmış, yazılmış ve hükmünü vermiştir. Ortada utanacağımız bir suç ve adına özür dileyeceğimiz bir suçlu yoktur.

Türk milleti de sahip olduğu büyük imparatorluk coğrafyalarından çekilirken, katliamlar, mezalimler ve bitmek tükenmek bilmeyen trajik göçler yaşamış, ancak bu tarihi hadiseleri yüreğine gömerek yeni bir dünyaya kapı açmıştır.

Hiç kimsenin, mirasçısı olduğumuz ecdat yadigârını aşağılama, suçlu gibi tanımlama ve özür talep etmeye hakkı ve haddi değildir.Üstelik bu konuda ısrarlı olmak, atılmak istenen sözde adımların önünde de bir engel, toplumların birbirini yeniden tanımaları için de bir olumsuz bir çağrışım nedenidir.

Ancak, bu talebin ısrarı halinde kimin kimden özür dilemesi gerektiği yeniden tartışılmalı, Ermenilerce mezalime maruz kalan milletimizin, suikasta kurban giden Osmanlı devlet adamlarının, katledilen Cumhuriyet diplomatlarının ve henüz acıları çok yeni olan Karabağ katliamlarının özrünü beklemek, en doğal ve tarihi hakkımızdır.
Her fırsatta aziz ceddimizin bir asır önce soykırım yaptığı yalanına başvuran Ermeniler, Azerbaycan topraklarında, üzerinden henüz yalnızca 16 sene geçmiş olan gerçek bir insanlık vahşetini itiraf ve kabul etmek, işgal altında bulundurdukları topraklardan çekilmek zorundadırlar. 

Bu kirli kampanyayı başlatma cesaretini bulanlar, aydın sıfatının arkasına sığınarak kimsenin Türk milleti adına konuşamayacağı ve Türk milletini yargılayamayacağını bilmelidirler.

Bu haysiyet kırıcı durumun kabul edilmesi ve ilişkilerin bu dayatma ve tavizlerle ilerleyebilmesi mümkün değildir. 

Ceddimizin kutlu emaneti, AKP zihniyetinin ve bir avuç işbirlikçinin bulandırdığı havaya teslim edilemeyecek kadar şanlı, temiz ve büyüktür.”

İşte kutlu bir davaya hizmet etmek ve mensubu olduğu milleti sahip olduğu her değerden üstün tutup bu uğurda mücadele vererek büyük devlet adamlığı karakterini kanıtlamak budur! Büyük devlet olmanın ve bu doğrultuda stratejiler geliştirebilmenin sırları yukarıdaki cümlelerde yatmaktadır.

Ne mutlu bu yüce millete ki Ülkücü Hareket gibi kutlu ve büyük bir davası ve Devlet BAHÇELİ gibi bir lideri var… Tüm iftiralara, en ağır ihanetlere, bölücülere, yılgınlığa inat…
Yarınlar bizler için hiç şüphesiz daha aydınlık olacaktır. Yeter ki geçmişimizi, neler yapabileceğimizi ve sahip olduklarımızı iyi tanıyalım.

Sevgi ve muhabbetle,
Makaleyi Hemen Yorumla