ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
KÜRESELLEŞMENİN EN TEHLİKELİ OYUNU: İNANÇ SÖMÜRÜSÜ! / İsmail Özdemir 40010 okunma -
İçerisinde yaşadığımız dünya günden güne değişmekte. Her başlayan yeni bir güne yeni umutlar, hayal kırıklıkları yada gelişmelerle uyanıyoruz. Bir gün bakıyoruz ekonomik krizlerle debeleniyoruz, başka bir gün bölücülerin eylem ve söylemleriyle yeniden yüzleşiyoruz. Devletin bölünmez bütünlüğü ve birliği, Türk Milleti’nin gerçek yapısı ve yüceliği, milletimizin temel değerleri ve dünya görüşleri artık değişmeye ve “birileri” tarafından yıpratılmaya yada yok edilmeye koşullandırılmış gidiyor… 

Normal şartlarda büyük heyecan ve tepkilerle ret edeceğimiz gelişmeler karşısında maalesef gayet rahat ve vurdumduymaz biz tavır sergiliyor toplumumuz. Tıpkı siniri ve manevi hissiyat duyguları alınmış insanlara dönüyoruz ve hipnoz olmuş gibi verilen komutları uygular hale geliyoruz. 

Toplumumuz her alanda büyük atılımlar ve sıçrayışlar yaptığı, Ulu Önder Atatürk’ün önderliğindeki Cumhuriyetmiz’in daha ilk yıllarında muhasırlaşma ve gelişme yolunda büyük gelişmeler kat ettiği, dönemde “Fikri hür, Vicdanı hür” bireylerden oluşuyor ve yeni nesli bu şartlarda yetiştiriyorken bugün “fikir ve vicdan hürriyeti” hoca efendilerin dudaklarından çıkacak cümlelere ve onların düşüncelerine esir edilmiş durumda! İnsanlarımız Cenabı Allah’ın bizlere bahşettiği en büyük nimet olan akıl ve fikiri ve de vicdani duygularını esir etmekten geri kalamadığı, mankurtlaştığı bir dönemdedir. İçerisinde bulunduğumuz acziyeti ve geri kalmışlığı tarif edebilmenin ve bazı gerçekleri açıklayabilmenin felsefi yolu işte tam da buradan geçmektedir. Türk Milleti sosyal ve kültürel yapısı gereğince İslam Dinine çok büyük bir önem vermekte ve dinini gereğince, Cenabı Allah’ın rızasını kazanabilmek için yaşamanın arzusu içerisinde hayatını sürdürmüştür/sürdürmektedir. Bu uğurda Türk Milleti için “Allah Rızasının” yeri ve önemi çok büyüktür. Öyle ki bu uğurda adeta Allah ile kul arasına girip fetva verenleri dahi sorgulamakta gerek görmemektedir. Hâlbuki yaptığımız asıl yanlışta işte tam bu noktada başlıyor. Yüce dinimiz İslam’ın bizlere defalarca kez buyurduğu temkin “Şüphesiz Ne Kadar Az Düşünüyorsunuz” olmuştur. İnsan kendi fizyolojisi ve psikolojisi gereği düşünen ve muhakeme yapabilen bir varlıktır ancak kolaylığı da sevmekte ve bunu bir alışkanlık haline getirmektedir. Tıpkı gündelik işlerde olduğu gibi inanç noktasında sonuca ulaşabilmede okumak, araştırmak ve bunların neticesinde sorgulamak yerine doğrudan itaat etme ve anlatılanları dinleyip bunları harfiyen tasdik etme yoluna gitmektedir.

Bu durumda fikir ve vicdan hürriyeti maalesef yitirilip tıpkı hipnoz olmuş bir birey haline geliyoruz da farkında değiliz.

İçerisinde bulunduğumuz bu çağda yaşadığımız memleketimizde bir dizi sömürge faaliyeti almış başını gitmektedir. Ekonomik sömürgelerden vatandaşlarımız artık bunalmış, bu sömürü faaliyetleri neticesinde ekonomimiz büyük sıkıntılarla karşılaşmış ve birçok ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Yaşanılan bu krizler neticesinde vatandaşımızın yaşama gücü ve azmi günden güne kırılmıştır. Ekonomik sömürgelerle birlikte teknolojik sömürgelerle de ülkemizde yapılacak yatırımların önüne geçilmiş devletimizin yapacağı atılımlar engellenmiştir. Ülkemizin zeki, ileri görüşlü aydın ve çalışkan gençleri ise ya yanlış eğitim sisteminin kurbanları olmuş yada kendi ülkesinde kalıp mücadele etmek ve ait olduğu topraklara hizmet etmek yerine bir başka ülkede hayatlarına devam etme, araştırma ve çalışmalarını oralarda yürütmek zorunda kalmıştır. Yaşanılan bu gerçekse eğitim sömürgesi ve emperyalizmine örnek olabilir. Gerek üretken ve gerekse mücadeleyi seven bir millet olduğumuzdan ötürü ekonomik, teknolojik, eğitim yada bunlara benzer sömürü faaliyetleri karşısında bir vesile ile yeniden toparlanabilmeyi başarmıştır. 

Ancak şuda bir gerçektir ki bütün bu gelişmeler olurken karşı karşıya kaldığımız bir sömürge faaliyeti karşısında büyük kayıp ve tahribatlara uğramışızdır. Oda “İNANÇ SÖMÜRÜSܔdür. Toplumun kendisi yada o toplumun mensupları daima sahip oldukları, güvendikleri ve tüm bunlardan daha da önemlisi inandıkları idealler uğruna yaşar ve mücadele ederler. Sağlam bir inanç karşısında ne en modern silahlar bir şey yapabilir nede bu ve benzeri fiziki bir eylem. Tarihe şöyle dönülüp bir bakılırsa hangi milletten, hangi saftan olursa olsun kazanılan zaferin asıl sebebinin, zafere ve bu zaferin sonunda oluşacak yeni düzene olan inançtır. Bu durum bizler için Ergenekon’dan çıkışta, Roma’yı kuşatmada, Anadolu’yu, İstanbul’u fetih etmede, üç kıtada hüküm sürüp adaleti sağlamada ve son olarak İstiklal Harbi’nde hep aynı inanç ve iman duygularıyla hayat bulmuştur. 

Tarihe işte böylesine bir yolculuk yapıldığında Türk Milleti’nin neden mağlup edilemediğinin ve karşılaştığı her türlü badireler sonrasında yeniden daha güçlü bir şekilde nasıl ayağa kalktığının bir tek tanım ve tarifi vardır, oda yüce milletimizin kültüründen ve İslam dininden aldığı “iman ve inanç duygularıdır”

Küreselleşmenin dizginlerini ellerinde bulunduranlar bunu çok iyi bildikleri için iki temel şartı gerçekleştirerek milletlerin içerisinde nüfuz edip sömürü emellerini gerçekleştirmektedirler. Bu şartlardan birisi kültür, diğeri ise inançtır. Son yıllarda ülkemizde konuşulan en çok hangi konular vardı gündemde bir düşünün. Hatırlayacak olursak bu konular; Dinler arası diyalog, Ilımlı İslam, Medeniyetler ittifakı konu ve kavramlarıdır. Bu kavramlara hizmet edenler artık maalesef toplumumuzda saygın bireyler haline gelmişlerdir. Bu kirli emelin kültürel tarafı popüler olan siyasi ve sivil organizasyonlar ışığıyla sağlanırken inanç boyutuysa tümüyle Vatikan’ın çizgisinde olan dini tarikat ve tarikat liderleri aracılığıyla sağlanmaktadır.

Yaşanılan tüm tahribatların, sömürünün, işkencenin ve hatta işgalin bir gün mutlaka telafisi ve intikamı olur. Ancak bir tek şeyin telafisi ve tamiratı asla mümkün değildir ki oda inançtır! Küreselleşmenin karşısında mutlak suretle kendi kültür değerlerimizi ve inanç temellerimizi çok iyi bilmeli ve müdafaa etmeliyiz. Bugün halkımızı din ekseninde mankurtlaştırıp bunu siyasal arenaya taşıyanlar günümüz Türkiye’sinde çok tehlikeli girişimlerde bulunmaktadır. Özellikle dini konulardaki inançlarımızı sömürerek ezilmiş insan oyunlarıyla toplumumuzu kandırmaya ve aldatmaya yönelik faaliyetlerle gerçekler gizlenmekte yada yalanlara kılıflar uydurulmaktadır. Öyle ki dini istismar edip, en dindar insan olduklarını iddia eden bu kesim Müslüman olabilmek için “kelime-i tevhit yada kelime-i şehaded” yerine “Allah birdir” demenin ve sadece bunu kabullenmenin yeterli olduğunu savunabilmekte, yine küreselleşmenin bir gayesi olan “tek bir din anlayışı yada ortak görüşü” kabulü çerçevesinde yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) yok saymaktadırlar.

Gelişen bu hadiseler gün be gün tahribat boyutlarında, manevi dünyamızda şiddetini artırırken Türk Milliyetçileri’ne büyük sorumluluklar düşmektedir. Tarihsel süreç içerisinde Türk Milleti’ni her türlü tehlikelerden koruyan ve kurtaran irade, bugün dünden daha dikkatli, daha inançlı ve güçlü olmak zorundadır. Yenidünya düzeninde artık topun, tüfeğin, tankın yerini fikir, bilim ve ilim silahları almıştır. Türk Milleti’nin “fikri hür ve vicdanı hür” yapısını müdafaa etmek ve bu yapıyı zenginleştirmek asli vazifemiz olmalıdır.

Türk milliyetçilerinin Lideri Devlet Bahçeli’nin MHP’nin 6.Büyük kongresinde söylemiş olduğu “Bunu mümkün kılmanın birbirini tamamlayan üç yolu vardır. Birincisi, küreselleşme sürecinin daha insani ve adil mecraya sokulmasından geçmektedir. Bunun için de küreselleşmenin boyutları, mevcut ve muhtemel sonuçları üzerinde sağlıklı tahliller yapmak şarttır. İkincisi, teknolojik imkânların, sadece sahiplerinin değil, bütün insanlığın ortak yararını da gözetecek şekilde kullanılmasıdır. Üçüncüsü, insan hakları kavramı ve politikalarını, bireysel hak ve özgürlüklerle sınırlı tutmamaktır. Çevre, gelişme ve sosyal haklar gibi, ikinci ve üçüncü kuşak hakların da dikkate alınması gerekir.” Şeklindeki sözleri çok önemlidir.

Küresel haydutlara, küresel adalet çağrısı budur.
Türkiye küresel haydutlara değil, küresel adalete hizmet etmelidir. İşte bunun için milli bir iktidar bu ülkenin başına şarttır. Bu özlem, bu hasret en kısa zamanda gerçekleşmelidir.
Makaleyi Hemen Yorumla