ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
İLAHİYATÇI PROF.DR ABDURRAHMAN KÜÇÜK İLE SÖYLEŞİ (1) / Yıldıray Çiçek 24397 okunma - 1-Kasim-2010 Pazartesi

İLAHİYATÇI PROF.DR ABDURRAHMAN KÜÇÜK: BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİN ÇÖZÜMÜNDE TEK SAMİMİ PARTİ MHP’DİR

MHP eski Genel Sekreteri ve Ankara Milletvekili İlahiyatçı Prof.Dr. Abdurrahman Küçük Türkiye gündeminin de yeralan konuları yazarımız Yıldıray Çiçek’e değerlendirdi.


Sayın Hocam, referandum sürecinde aydınlatıcı bilgilerinizden yararlanmak için sizinle bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Referandum sonrası Türkiye’deki siyasi-sosyal gelişmeleri yine sizinle değerlendirmeyi uygun gördük. Referandum sonrası yaşanan gelişmeleri nasıl görüyorsunuz ve referandum sonucu ile birlikte sizce AKP istediği hedeflere ulaşıyor mu?

• Abdurrahman Küçük: Referandum öncesi yaptığımız Söyleşi’de işaret ettiğimiz ve öngördüğümüz konular birer birer uygulamaya konulmaktadır. O Söyleşide;26 maddelik değişikliğin 2 maddesi hariç geri kalan maddeler yasalarla çözülecek hususlar hatta yasaya bile gerek olmayacak hususlar olduğunu belirtmiş, dikkatleri Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nin oluşumu ile ilgili maddelere çekmiştim.
O Söyleşide bu konu ile ilgili şunları söylemiştim: “Böyle olunca bu Paket ile ilgili şu hususlar akla/gündeme gelmektedir:1- Bu paket, ‘Uzlaşma Belgesi’ değildir. 2-Türk Milletine genelde çözüm olacak bir reçete sunmamaktadır. 3-Türkiye’yi lider ülke ve Türk Milletini Lider Millet yapacak hükümler içermemektedir. 4–26 Maddenin sadece birkaç maddesi Anayasa’da yer alması gereken maddelerdir, diğerleri kanunlarla halledilecek maddelerdir. 5-Türkiye’yi 12 Eylül 1980 İhtilali ile oluşan Anayasa’daki antidemokratik maddelerden kurtaran 34 maddelik değişiklik 1999–2002 yıllarında ve uzlaşma ortamında yapılmış fakat hiçbir parti veya Hükümet konuyu oya tahvil etmediği gibi propagandasını da yapmamıştır. Bu durumda İktidarın 26 maddelik paketi ‘Milletin Anayasası’ diye sunması ve ölüm kalım meselesi haline getirmesi şüphelere yol açmakta ve ‘acaba!?’ları artırmaktadır. Bu acabaları giderebilmek için hamasete, eski defterleri karıştırmaya, geçmişte yaşanmış zulümleri hatırlatmaya, hayatları boyunca Müslüman bile saymadıkları ve onlara karşı ‘komünistler’ ile bile işbirliği yaptıkları Ülkücüler için ağlamaya girişmeleri şüpheleri gidereceğine daha da artırmıştır. Herkes birbirine sorar oldu; ‘düğün değil, bayram değil Erdoğan Ülkücüleri niçin hatırladı?’ ve bunda bir ‘bit yeniği’ olmalı değil mi? gibi soruları birbirine sorar oldu. 6- 26 Maddelik pakette İktidarın öne çıkardığı madde Anayasa’nın Geçici 15. Maddesidir. Bu Madde ile 12 Eylül Darbesini yapanlardan hesap sorulacağı gündeme getirilmekte ve bu dönemin mağdurları istismar edilmek istenmektedir. Hâlbuki aradan 30 yıl geçmiş, zaman aşımı olmuş ve darbeyi yapanların büyük çoğunluğu ölmüş ve kalanların en genci de 90 yaşın üzerindedir. Bunlara mı hesap sorulacak? Ayrıca bu konumda olanlara hesap soracak Anayasa’da hatta yasalarda madde var mıdır? Hiçbir yaptırımı olmayan geçici 15.Madde’nin öne çıkarılmasının diğer birkaç maddeyi kabul ettirmenin kamuflajı olduğu anlaşılmıyor mu? 7-Anayasa Mahkemesi Üyelerinde yapılan değişiklik, yeni atanacak üyeler ‘fikri ve siyasî yakınlık’ dikkate alınarak atanacağı ve böylece ‘Yeni Bir Anayasa Mahkemesi’ oluşacağı anlaşılmaktadır. Çoğunluk bu yönde olunca; İktidarın çoğunluğu ile geçirilme ihtimali kuvvetli yeni yasalar ile Türk Bayrağı yanında ‘bölgesel simgeler’,özerk yönetimler, Türk Milletinin oluşumunu değiştirecek sürecin başlaması imkânı son günlerde yapılan açıklamalardan, İktidarın yandaşı yazarların açıklamalarından anlaşılmaktadır” (Ortadoğu Gazetesi,30.08.2010)
Referandum öncesi öngörülerimiz ve endişelerimiz günümüzde bir bir uygulamaya konulduğu dikkati çekmektedir. Tahmin ettiğimiz gibi Referandum sonrası, değişikliği yapılan 26 madde hiç gündeme getirilmemektedir. Gündeme getirilen ve bu konuda çalışmalar yapılan iki madde ile ilgilidir. Anayasa Mahkemesine de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna da seçilenler ve atananlar konusunda takip edilen yöntemden atananlarının kimliklerine kadar her husus; Referandum öncesi yaptığımız söyleşideki endişelerimizi ve öngörülerimizi doğrular bir çerçevede gelişmiştir. Bunların her biri ile ilgili değişik görüş ve iddialar gündemde yerini almıştır.
Yüksek Mahkemelerin başkanlarının konuşmaları, Türkiye’nin geleceğine yönelik mesajlar içermekte ve bugüne kadar ifade edilmekten çekinilen bazı ifadeler; endişelere sebep olmaktadır.
Türkçe’den başka dillerin resmi dil olarak tanınması istendi. Kürtçe konuşulması ve belirli toplantılarda Kürtçe konuşmalar yapıldı. Türk Bayrağı asılmayan ve İstiklâl Marşı yerine başka marşların, şarkıların okunduğu siyasî toplantılar yapıldı.
PKK ve KCK ile ilgi somut istekler; Türkiye’nin üniter yapısına yönelik istekler, Türk Milletinin bölünmesine yol açacak talepler cesaretle savunulur oldu. Aşırı istekler ve talepler birbirini kovaladı.Referandum öncesi çekingen davranan kişiler,sivil toplum kuruluşları ve siyasî bazı partiler;Referandum sonrası isteklerini ve taleplerini somutlaştırdı,kimliklerini ve kişiliklerini net olarak ortaya koydu.Bu gelişmeler,Türkiye’nin üzerinde “Kara Bulutların Dolaştığı” mesajını verir oldu.72 milyonluk Türk Milletinin yaklaşık %90’nının bu gidişten endişe duyduğu kanaatini taşımaktayım.Bu genel endişe; siyasî partilere olduğu kadar bilim adamlarına,sivil toplum kuruluşlarına,vatandaşlara sorumluluk yüklemekte ve geleceğin aydınlık olması yönünde bir şeyler yapmak gerektiği bilincinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır.

Referandum sürecinde başlayan başörtüsü tartışmaları, referandumdan sonra Türkiye’nin en sıcak başlığı oldu. AKP-CHP arasında yaşanan tartışmaları, Yargıtay Cumhuriyet Savcısının “Türbana geçit yok.” sözleriyle yaptığı uyarıları ve MHP’nin “Çözüm için her şeye varım ” çağrılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?


• Abdurrahman Küçük: Başörtüsü konusu, yaklaşık 20–25 yıldan beri Türkiye’nin değişmeyen gündemidir. Gündemden düşmesi gereken bir konu iken, ısrarla Türkiye’nin gündeminde tutulmaktadır. Bu konunun gündemde kalmasından yararlanan kesimler hep olmuştur, öyle anlaşılıyor ki bundan yararlanacak kesimler de olmaya devam edecektir. Bu konuda en samimî ve kalıcı çözüm isteyen, bu konuda 15 yıldan beri olumlu yaklaşım sergileyen/olumlu adım atan, olumlu yaklaşımını her hal ve şartta koruyan yegâne parti MHP ve onun Genel Başkanı Devlet Bahçeli olmuştur.
Birilerinin öncülüğünde ve desteğinde, 1998 yılında, İstanbul’dan Ankara’ya doğru Başörtüsüne Çözüm arayışı yürüyüşü başlatılmıştı. Bu konuya sokaklarda çözüm arandığı sırada,1998 yılında, MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli, mealen ”Bu, önemli ve önemli olduğu kadar hassas konudur, çözüm yeri sokaklar değil uzlaşma içerisinde TBMM’dir” demişti. MHP, bu konuda aynı olumlu ve kararlı tutumunu hem sürdürmüş hem de fiiliyata geçirdi. Nitekim 2007 Seçimlerinden sonra TBMM’ne 70 Milletvekili ile giren MHP, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yurtdışında bulunduğu bir sırada bu konuyu çözmek istediğini ancak destek bulamadığını ifade etmesinin üzerinden bir gün bile geçmeden Devlet Bahçeli Bey,”hazırlığı yap TBMM’ne getir biz varız” demişti. Bunun üzerine hem Anayasa’nın ilgili maddeleri ile 2547 sayılı YÖK yasasının Geçici 17.Maddesinde değişikliği desteklemiş ve 411 oy ile TBMM’den geçmesini sağlamıştı. Ancak bu süreci AKP, gönülsüz sürdürmüş ve pişmanlık imajı vermişti. AKP’nin tutumu Türk Kamuoyunca “ siyaset malzemesi olan Başörtüsü elinden gidiyor”, onun için gönülsüz bu işe bakıyorlar gibi algılandı. AKP yetkililerinin “MHP bize tuzak kurdu” gibi yaklaşımları ve iddiaları bunun en açık göstergesi olmuştu. Hâlbuki MHP, bu konuya, gündeme geldiğinden beri samimî yaklaşmış ve kalıcı bir çözümü savunmuştur. Bunun belgeleri 1998 yılında Devlet Bahçeli Bey’in açıklamaları, aynı açıklamalar 2000’de de, 2003 de de,2007’de de,2008’de de, 2010’da da aynı olmuştur. Bu duruş, kararlılığın ve samimiyetin göstergesidir. Çünkü MHP; Başörtüsüne çözüm bulmayı İslâm’ın emri, Milliyetçiliğin bir gereği,Muhafazakârlığın şartı,geleneklere bağlılığın icabı ve insan hakkının bir ilkesi olarak görmüştür ve görmektedir.MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli; başörtüsü konusunda iktidarın ve muhalefetin “topu taca attığı” ve ”ipe un sermeye çalıştığı” bir dönemde, daha birkaç gün önceki (26.10.2010 günü) Grup Toplantısında,son bir kez daha ve net olarak vurguladığı ifadelerin bir kısmı şöyledir:
” AKP’nin yanında yer almak için içten içe heveslenen ana muhalefet partisi CHP’nin de, başörtüsü yasağının kalkması konusunda gerekli istek ve samimiyete sahip olmadığı bugüne kadar ki gelişmelerden belli olmuştur.
Her meselede, başı ve sonu belli olmayan bir siyasi yaklaşımla, ‘önce ben yaparım’ diyerek öne çıkan ana muhalefetin, şimdiye kadar temel sorun alanlarına yönelik olarak hiçbir değerli fikir beyan ettiğine şahit olunmamıştır.
Ne yazık ki CHP, AKP’yle birlikte milletimizi hayal kırıklığına uğratmakta ve anlayışındaki bulanıklıkları özellikle başörtüsü konusunda fazlasıyla açığa çıkarmaktadır.
Öyle ki çarşaf giymiş hanımefendilere parti rozeti takarak, samimiyet ve siyasi dürüstlük ispat edilemeyecektir.
Veya Referandum öncesinde sırf siyasi kaygılar gözetilerek ‘Başörtüsü sorununu biz çözeriz’ diyerek ortalığa atılmak ve arkasından bu meselenin akıbetini, mesela, seçim barajının düşürülmesine ya da YÖK meselesine bağlamak esasında başörtüsü sorununu çözmemek için oluşturulan şark kurnazlığından başka bir anlam ifade etmeyecektir…
İnançlarından dolayı başını örten kızlarımızın, eğitim ve öğretim haklarının önündeki engellerin kaldırılması içinden geçtiğimiz zaman diliminde bizim en öncelikli konumuz olmalıdır…
Bir tarafta kızlarımız üniversiteye giremiyorlar, kılık kıyafetlerinden dolayı bu en temel insan hakkından mahrum kalıyorlar.
Öbür tarafta da ana muhalefet partisi ve AKP, çözüm karşısında direnç olmak için ellerinden gelen her türlü engeli çıkarıyor.

Başörtüsü sorununun odaklandığı alanın üniversiteler olduğu malumdur.
Bu kapsamda sorunun merkezi de burasıdır. İşin içine, kafa karışıklığı yaratacak ve şüpheleri tetikleyecek başka hususları sokmak, başörtüsü sorunu üzerinden korkuları depreştirmek, en başta çözümsüzlüğe lojistik destek sağlayacaktır.
Yoksa CHP’nin ve AKP’nin istediği bu mudur?
Elbette başörtüsüyle ilgili yapılacak düzenlemenin yeri ve adresi ortadadır…
Artık başörtüsü sorununun beklemeye ve gecikmeye tahammülü kalmamıştır.
Bu çağda, kılık kıyafetlerinden dolayı kızlarımızın üniversite eğitiminden mahrum edilmeleri son derece ilkel ve geri bir yaklaşımdır…
Laikliğin en önemli teminatı; vicdan, inanç, din ve din dışı her türlü inanış konusundaki özgürlüğü sağlaması ve güvenceye almasıdır…
Israrla, milletimizin kahir ekseriyeti tarafından çözülmesi istenilen başörtüsü sorununun artık bir an önce gündemden çıkarılması öncelikli beklentimiz haline gelmiştir….

Bizim bu meselenin çözümü konusundaki görüşlerimiz kamuoyunca bilinmektedir.
Tekraren ifade etmem lazım gelirse; biz, iktidar partisi AKP’yle 2008 yılında yaptığımız mutabakatın tüm unsurlarına bağlıyız.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu konuda hiçbir siyasi hedef ve çıkar gözetmeden, başörtülü kızlarımızın eğitim hakkının engellenmesine mutlaka dur demenin vaktinin çoktan geldiğini düşünüyoruz. Ve AKP’yi adım atmaya davet ediyoruz.
Bu mesele yeter ki çözülsün; siyasal anlamda kimin hanesine ne yazılacağı ve ne çıkar sağlayacağı samimi olarak söylemek isterim ki bizim konumuz ve merakımız değildir. Asla da olmayacaktır…”

Görüldüğü gibi MHP’nin başörtüsü konusundaki görüşü,Genel Başkanımız Devlet Bahçeli tarafından çok net olarak açıklanmıştır. Hükümet ortağı olunduğu dönemde de bu konuda aynı yaklaşım sergilenmiş ve uzlaşma içerisinde çözülmesi için birçok teşebbüsümüz hatta uygulamamız olmuştur.
MHP Ankara Milletvekili, Genel Sekreter ve TBMM Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu başkanı olarak benim, Genel Başkanımızın bilgisi dâhilinde, birçok teşebbüsüm, yazılarım ve televizyon konuşmalarım oldu.1999–2002 yılları arasında TBMM’nde grubu olan partilerin bazı yetkilileri ile öncelikle de Millî Eğitim Bakanı ve YÖK Başkanı ile görüşmelerim oldu. Meclisteki bütün partilerin uzlaşması temel hedefimizdi. Diğer partiler ile gayri resmi de olsa uzlaşma sağlandı. O günün şartları içerisinde DSP’den ve YÖK’ten ilk planda olumlu cevap alamadım. Bunun üzerine DSP’nin o günkü en etkili isimlerinden olan Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan Bey ile görüşmeler yaptım. Hüsamettin Özkan Bey ile 3-4 görüşmem oldu ve bu görüşmelerin ikisinde MHP Grup Başkanvekili ve Erzurum Milletvekili İsmail Köse de bulunmuştu. En son görüşmemiz 2002 yılının Haziran Ayı’nda olmuştu ve bu görüşmede 2002 yılı Ekim’inde TBMM toplandığında “Üniversitelerdeki bayan öğrencilere çözüm bulma konusunda” bize yardımda bulunacağı ve hazırlık yapmam istendi. Başörtüsü konusunda TBMM’de grubu olan bütün partilerin ittifakında eksik olan ayak sadece DSP idi. Özkan ile yapılan bu son görüşme bunu da sağlamış oldu. Ancak Fazilet Partisi ve DSP’deki bölünme, MHP’yi dışlayan Hükümet arayışları ve TBMM dışında bırakma senaryoları erken seçimi zaruri kılmıştı. Erken Seçim Başörtüsü çözümünü ertelemişti. Ama Başörtüsüne çözüm MHP’nin gündeminden düşmemişti.
MHP, iktidar ortağı olduğu 3.5 yıllık sürede başörtüsü ve kızların okuması yönünde çok olumlu katkıları olduğunu, MHP’nin iktidarın sadece bir kanadı olarak bu konudaki katkısının Adalet ve Kalkınma Partisinin 8 yıllık tek başına iktidarları döneminde olmadığını bu vesile ile belirtmem bir hakkın teslimi olacaktır. Tarihe kayıt düşmek ve doğru bilgilenmek amacı ile bu vesileyle sadece birkaç örnek vermeyi yararlı bulmaktayım. MHP’nin de içinde yer aldığı Hükümet kurulduğu andan itibaren, sokaklarda “başörtüsüne özgürlük”yürüyüşleri yaptırıldı, kız öğrenciler kendilerini zincirlere vurdu, Üniversitelere devam etmedi, İmam-Hatip öğrencileri 2–3 ay okulları gitmedi, her televizyon kanallarına poz verildi, gazetelere manşet oldu, onlar adına birileri ahkâm kesti. Netice de bu konunun soğuması ve uzlaşma zeminde çözülmesi sabote edildi, çözülmemesi için her türlü yol denendi. Bunları yönlendirenlerin ve destekleyenlerin bir kısmı,8 yıldır İktidarda olan partiden milletvekili hatta bakan oldu. Hala başörtüsü konusu çözüm beklemekte ve siyaset malzemesi olarak kullanılmak istenmektedir.
MHP iktidar olduğu dönemde kız öğrenciler hem orta öğretimde hem yüksek öğretimde devam ettirilmedikleri için sınıfta kalmışlardı. TBMM Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Başkanı olarak benim, Millî Eğitim Bakanı ve Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı ile uzun bir görüşmem oldu. Bu görüşme sonunda devamsızlıktan sınıfta kalan öğrencilere “telafî kursu” açılarak yıl kaybetmeleri önlendi. Bu imkândan binlerce öğrenci yararlandı. Bakan ve Müsteşar ile yaptığım görüşmeye o gün Fazilet Partisi’nden, bugün de AKP’den Milletvekili olan bir arkadaş şahittir. Bir diğeri de . MHP Grup Başkanvekillerinin 2000 yılının başlarında verdikleri Kanun Teklifini esas alarak Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor komisyonunda görüşüp olgunlaştırdığımız Öğrenci Affı Kanunu’dur. YÖK’ün ve Bakanlığın muhalefetine rağmen Komisyonda olgunlaştırıp TBMM Genel Kuruluna indirdiğimiz,4584 sayılı(Resmi Gazete’de yayınlanma tarihi28 Haziran 2000) Af Yasası’ndan 300–400 bin Üniversite öğrencisi ve 5-6 bin civarında araştırma görevlisi ve Lisansüstü öğrenci yararlanmış ve yaklaşık 4-5 bin kız öğrenci, cezaları da kaldırılarak, yeniden öğrenim hakkı kazanmıştır. AKP Döneminde bizim çıkardığımız bu yasa aynen kopya edilerek Af Yasası çıkarılmıştır. Noktasına ve virgülüne kadar aynen kopya edildiğini hem Millî Eğitim Bakanı hem de Komisyon Başkanı Meclis Kürsüsünden ifade etmişlerdi. Bu ifadeler Tutanaklarda yer aldı. AKP ‘nin çıkardığı af yasasının MHP’nin çıkardığı af yasasından bir farkı vardı. Bu fark, Sicil affının yanı başörtüsü dolayısı ile ceza almış kızların kapsam dışında tutulması oldu. Bu fark; aynı zamanda MHP’nin samimiyeti ile AKP’nin samimiyet farkıdır. Buna 2001 yılında çıkarılan 4702 sayılı Yasa ile Meslek okullarının önün açılması ve bunun MHP’nin önerisi ile Sekizinci Beş Yıllık Plana girmesini de eklemek yerinde olacaktır.
Biz, yapılanları hiçbir zaman siyasetten yapmadık. Ne yaptıysak ve yapmak istiyorsak Türkiye’nin ve Türk Milletinin çözülmesi gereken meselesi olarak gördüğümüzdendir. Bunlardan bir sonuç beklediysek o da Türk Milletinin faydası ve Allah’ın rızası olmuştur. Allah rızasını ve Türk Milletinin yararını düşünürken biz, biz Başörtüsü takmakla laikliğin elden gitmeyeceğine ama bunun istismar konusu yapılarak dinin diğer emirlerinin ihmal edilmesine, yani başörtüsünün arkasına saklanarak kul hakkı yenilmesine de, yolsuzluk yapılmasına da, “Devlet Malı deniz yemeyen domuzdur” anlayışına da, hırsızlığa göz yumulmasına da, adaletsizliğe de, işlerin ehliyetsiz kimselere verilmesine de, yetimin hakkının yenilmesine de rıza göstermeyi doğru bulmamaktayız. Çünkü bunlar da Allah’ın emridir. Allah’ın hiçbir emrinin ihmal edilmesine Türk Milliyetçileri olarak gönlümüz razı değildir.
25 yıla yakındır Türkiye’nin gündeminde olan başörtüsü konusunda bizzat benim, birçok yazım olmuştur. Bunlara sadece iki örnek vermek istiyorum. Örneklerden biri, İlâhiyatçı ve Türk Milliyetçisi bir bilim adamı kimliğimle yazdığım yazıdır. Bugün “çaka satanların” o gün suspus olduğu hatta yapılan baskıyı olumlu buldukları bir dönemdeki tavrımdır. Bu yazıların biri 1990’lı yıllarda Yeni Düşünce Gazetesinde “Başörtüsündeki Bağnazlık Üzerine” yazımdır. Bu yazı İslâm ve Günümüz Meseleleri (Ankara 1991) isimli kitabımın 284–286 sayfalarında yayınlanmıştır. Bu yazının son birkaç paragrafını bir fikir vermesi için buraya almak istiyorum: “…Her insan, din ve vicdan hürriyetine sahiptir. Genel ahlâk kurallarına aykırı olmamak üzere istediği gibi giyinme hakkına da sahip olmalıdır. Gençler de, ahlâk kurallarına aykırı olmamak üzere, istediği gibi giyinebilmelidir. Öğrencilerin, Üniversitelere, mini etekle, kot pantolonlarla, çeşitli kıyafetlerle devam etmelerinin normal karşılandığı gibi, başörtüsü ile devamları da normal karşılanmalıdır. Bazı yazılarda, bazı konuşmalarda ‘türban’ giyen, başını da ‘şöyle’ veya ‘böyle’ kapatanlar ’şucu’ veya ‘bucu’dur peşin hükmü yer almaktadır. Bu çeşit ön yargılar; hiçbir art niyeti bulunmayan, ya inancı ya örfü ya moda ya ihtiyacı dolayısıyla örtünen insanları akıllarında olmayan veya hiç bilmedikleri bir yöne kanalize etmiş olur. Bu şekilde vasıflandırılmaları, bu insanları, demek ki inancımızı, örtümüzü yaşayabilmek için ‘şucu’ olmak lâzımdır düşüncesine götürür. Bu ön yargılar, bu suçlamalar fayda değil, zarar getirir. Yasaklarla bazı şeyleri engellemek mümkün değildir. Yasak daha büyük arzuyu doğurur. Bunlar basit sosyolojik, psikolojik kurallardır. Devletine, milletine bağlı insanlar; böyle tutumlarla, bu çeşit mefhumlarla devlet ve millet düşmanı yapılabilir. Dolayısıyla başkalarının istismarına terkedilmiş olurlar. Bu da kâr değil, zarardır.
Kişi, samimî olarak, bir şeye inanıyorsa, bırakılsın öyle inansın, öyle yapsın, öyle yaşasın. Aksi tutum zarar getirir. Dünya yeni yapılanma eşiğinde iken, her millet kendi millî menfaatlerini düşünürken biz, hâlâ ‘türban’ı, ‘türbanlıyı’ çağdışı ve düşman ilan etmekle meşgulüz. Böyle basit meselelere uğraşmak ilim adamına, aydına, yargı mensuplarına pek yakışır bir tavır olmasa gerektir...
Bağnazlık, taassup iyi bir şey değildir. Hele ‘bağnazlık’ karşısında olduğunu söyleye söyleye bağnazlık yapanlar... Müsamahadan bahsedip müsamahasızlığın en bariz şeklini gösterenler... Hoşgörüden dem vurup hoşgörüsüz olanlar... Biraz iyi niyet, biraz samimiyet, biraz hoşgörü!...”
Diğer örnek vereceğim yazı, İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıkan bayanlar yürüyüşü yapıldığı ve Başörtüsünün siyaseten de Türkiye’nin gündeminde olduğu bir dönemde MHP AR-GE yayın organı olan Çare Dergisine, MHP MYK Üyesi ve Sosyal Araştırmalar Grup Başkanı olarak yazdığım “Başörtüsü ve Siyaset” başlıklı yazımdır. Günümüz için önemli gördüğüm bu yazıdan birkaç paragrafı buraya almayı yararlı gördüm: “…İsteyen her bayan, genel ahlâk kurallarına aykırı olmamak üzere, belirli ölçülere riayet ederek örtünebilmeli, ‘başörtüsü’ takabilmelidir. Belirli kurallar içinde kalarak başörtüsü olan da, başı açık olan da normal olarak okullarına gidebilmeli, okuyabilmeli, yüksek tahsilini tamamlayabilmelidir. Bu, barış ortamını oluşturmanın şartıdır. Çünkü İslâmiyet, ilim yapmayı farz kılmaktadır. ‘Gereksiz düşman ilan etmek’ ile bir yere varılmaz.
Ne baş örtmekle insan insanlıktan çıkar, ne ‘Laiklik elden gider’ ne başı açık olmakla kişi “dinden çıkar”, ne de “kıyamet kopar”. O halde meseleye çok yönlü bakmak, şartlara göre değerlendirmek gerekir. Bağnazlıkla, zıtlaşmakla, düşmanlıkla bir yere varmak mümkün değildir.
Sâlim bir şekilde düşünmek, Türk Milleti’nin menfaatini ve değer yargılarını öne çıkararak, her şeyi ‘hoşgörü ortamı’nda ve ‘orta yol’da çözmek temel hareket noktası olmalıdır. Buna da insan hakları, okuma hakkı, adalet ve belirli kurallar çevresinde bakmak lazımdır. Açıkla kapalı aynı sırada ve yan yana okuyabilmelidir. Bunun yolu; kız öğrencileri sokaklara dökmekten değil, TBMM’den geçmektedir. O öğrencilerin tahsillerini tamamlamaları ve mağdur edilmemeleri büyük önem taşımaktadır. Onları sokaklara dökmek, okullarından ayrılmalarına yol açmak çözüm değildir. Çözüm, bu konuda hassas olan kişi, kurum ve kuruluşlar da ikna edilerek, TBMM’den kanun çıkmasını sağlanmaktır. Böyle bir kanun, Türk Milleti’nin hassas olduğu ‘örtünme’ gibi bir konunun siyaset malzemesi yapılmasını ve istismar edilmesini önleyecektir…
Biz, Türkiye’nin her meselesinde olduğu gibi, bu meselenin de, aşırılıklardan (ifrat ve tefritten) uzak olarak, karşılıklı anlayış çerçevesinde, siyasî ve ideolojik bakışın dışında, orta yolda ve meşru bir zeminde çözülmesinde fayda görmekteyiz.”(Abdurrahman Küçük, “Başörtüsü ve Siyaset”,Çare Dergisi, Ankara 1998,(MHP AR-GE Yayını,s.23-25).
Geçmişten günümüze MHP’nin Başörtüsüne bakışı hep olumlu ve çözüm merkezli olmuştur. Çünkü MHP,”başörtü meselesini” Türkiye’nin ve Türk Milletinin meselesi kabul etmiştir. Türk Milletinin her meselesi Türk Milliyetçilerinin meselesidir ve MHP’nin meselesidir.


AKP medyası ve yöneticileri son zamanlarda MHP’nin muhafazakâr kimliği terk ettiğine dair iddialarda bulunarak, MHP’nin tabanında bu fitneyi yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Her türlü dini istismarı yapabilen AKP iktidarını muhafazakâr olarak görmek mümkün müdür?


• Abdurrahman Küçük: Bu sorunuz, bana, Muhafazakârlık kavramına açıklık getirme ve tanımını yapma fırsatı verdi. Muhafazakârlık nedir? Bu soruya cevap verdiğimizde kimin muhafazakâr ve kimin muhafazakâr olmadığı ortaya çıkacaktır. Kısacası Muhafazakâr olmak için Milliyetçi olmak gerekir.
Milliyetçiliğe/Türk Milliyetçiliğine sahip çıkamayanların, Türk Milliyetçisiyim diyemeyenlerin, Türklüğü kavrayamayanların, Türk Milletinin bir ayağı İslâm ise diğer ayağının Türklük olduğunu kabullenemeyenlerin kendilerine “Muhafazakâr” sıfatını yakıştırması sadece iğreti bir niteleme olur. Çünkü Muhafazakârlık Millet ve Türk Milleti anlayışı ile iç içedir. Biri diğerinin olmazsa olmazıdır. Ancak muhafazakârlık kelimesi, her dönemde sıkça kullanılan, zaman zaman gerçek anlamı dışında kullanılan bir kelime olduğuna da işaret etmek yerinde olacaktır.
Bana göre genel anlamda Muhafazakârlık; din, dil, tarih, vatan, gelenek ve görenek gibi değerlere bağlı kalarak, gelişmeyi ve kalkınmayı temel almak, milletin refah seviyesini yükseltmek ve lider millet yapmak ülküsüdür. Türk Milleti için muhafazakârlık; İslâmî değerlere bağlılık, Türklüğe ait değerlere saygılılık, Türkçe’ye sahip çıkabilirlik, Türk Milletinin tarihten günümüze taşıdığı maddî ve manevî değerleri birlik içinde yaşatma yönünde hassas davranabilirlik, kısacası Türk-İslam ülküsüne sahip çıkabilirliliktir. Bu çerçevede siyasetteki muhafazakârlık; aşırılıkları reddeden, yıkım olacak ideolojilere karşı uyanık olan, ilim ve tecrübenin ışığında tedrici gelişimi ve ilerlemeyi esas alan, siyaseti Türk Milletinin millî ve manevî değerlerini sarsmadan ve o değerlere saygılı olarak Bayrağa, İstiklal Marşına, Cumhuriyete ve onun yaşamasının şartı kurumlarına, Türk Milletinin birliğine ve bütünlüğüne zarar verecek “devrimler”e karşı uyanık olma ile sınırlı gören bir anlayıştır. Özet olarak Muhafazakârlık Türk-İslam ülküsü perspektifinden çağı doğru okumaktır yani Türk Milliyetçisi felsefesini doğru anlamak ve uygulamaktır. Kısacası yıkmadan yapmaktır.
Bu noktaya gelmişken ve konuya açıklık getirmek için Millet ve Türk Milliyetçiliği anlayışımızı açmak Muhafazakârlığın doğru anlaşılmasını, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz anlamını ortaya koymaya yarayacaktır.
Millet ve Türk Milleti nedir? Milliyetçilik ve Türk Milliyetçiliği neyi ifade etmektedir?
Genel olarak insanın kendini bağlı hissettiği en büyük topluluk “Millet”tir. Ortak dil, din, tarih, ülke ve devlet birliğinin bir topluluğu millet yaptığı kabul edilmektedir.
Gökalp, milleti,“ Lisanca, dince, ahlâkça ve bediîyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir” şeklinde tanımlamaktadır. Gökalp, bu tanımını açıklarken, maneviyatın, mefkûrenin ve terbiyenin önemine vurgu yapmıştır. Bu yaklaşımını da şöyle açıklamıştır: “… Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunlar Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek sair miletdaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz. Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara ‘siz Türk değilsiniz’ diyebiliriz. Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiîye müstenit ve irsî olan hayvanlarda da ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ırkın içtimaî hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hal câiz olmadığından ‘Türküm’ diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğü hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur” (Gökalp, Türkçülüğün Esasları,18-19).
Ben de, yapılmış çeşitli tanımları, günümüzün şartlarını, gelişmeleri ve stratejik konumu dikkat alarak Millet’i,“Ortak değerler ve ülküler etrafında, belirli bir inanç, dil, fikir ve kültür çerçevesinde oluşmuş bilinçli bir topluluktur” şeklinde tanımlıyorum. (Bu tanımın özeti şudur: “Millet; ortak değerler ve ülküler etrafında oluşmuş bilinçli bir topluluktur”). Millet tarifimizde iki temel hususa vurgu yapılmıştır. Bunlardan biri ortak değerler, diğeri de ortak ülkülerdir. İslâm, Türkçe, Türk tarihi, örf ve adetler, kader birliği, vatan sevgisi, kültürel değerler, kahramanlık duygusu, ahlâk anlayışı, iyilik ve fazilet hissi gibi hususlar Türk Milletinin ortak değerlerindendir. Bir devlete ve bir vatana sahip olma, huzur içerisinde bir arada yaşama, sosyal refah seviyesine ulaşma, inanç ve geleneklerini yaşatma, bilim ve teknikten iyi şekilde yararlanma, millî kimliği ve kişiliği koruma, hür ve onurlu olarak yaşama isteği de ortak ülkülerdendir.
Bu ortak değerlere ve ülkülere sahip çıkmak, bunlara severek bağlanmak, onları yaşamak ve yaşatmak, Türkiye’nin ve Türk Milletinin bütünlüğünü savunmak, Türk Milletini Lider Millet Yapmak ve saygın konuma getirmek de Türk Milliyetçiliğidir. Muhafazakârlık penceresinden bakınca Türk Milliyetçiliği aynı zamanda muhafazakârlıktır. Milleti millet yapan, Türk Milletini Türk Milleti yapan değerlere sahip çıkamayanlara; Türk Milletinin tekliğinden taviz verenlere, Türklük değerlerine olduğu gibi İslâmî temel değerlere de saygı duymayanlara; Türkiye’nin bölünmesinin önünü açan, nüansları güzellikler olarak değil de farklar olarak gören anlayışa sahip olanlara muhafazakâr denilebilir mi?
Yeri gelmişken ve net olarak anlaşılması bakımında sadece Kuran’a ait iki örneğe vurgu yapmak yerinde olacaktır. Kuran’da insanlık ile ilgili iki temel yasak vardır. Bunlardan biri nefisle, diğeri nesille ilgilidir. Biri Zina, diğeri de Domuzdur. AKP İktidarında, 2003 yılından sonra Türkiye’de kanunlarda yapılan değişiklikte Zina suç kapsamı dışına çıkarılmış, Domuz da Tarım Kodeksi içinde büyük baş hayvan statüsüne kavuşturulmuş ve teşvik kapsamına alınmıştır. Bu teşvik dolayısıyla Türkiye’de domuz çiftlikleri dolayısıyla domuz çoğalmıştır. Kurbanlık hayvan kıtlığı çekilen Türkiye’de “domuz bolluğu” yaşanmaktadır. Kuran’ın iki temel değerini bile koruyamayan ve onlarda bile tavize giden bir anlayışın muhafazakârlığına inanmak olur mu? Bu çerçevede “AKP İktidarını muhafazakâr olarak görmek mümkün mü?” sorusunun cevabını okuyuculara ve mütedeyyin insanların sağduyusuna havale ediyorum.

MHP üzerinde tartışmaların yapıldığı bir ortamda MHP Lideri Devlet Bahçeli, Anı Harabeleri’nde (Fethiye Camii’nde) Cuma namazı kılarak partinin seçim çalışmalarını başlattı. AKP iktidarı, MHP’nin bu programına medya üzerinden sansür uygulamaya çalıştı. Ama aynı AKP iktidarı, Akdamar Kilisesi’nin ayinlerle açılışını canlı yayınlarla gösteren hiçbir medya kuruluşuna müdahale etmedi. Bu çifte standart sizce niçin yapıldı? MHP’nin bu programı Türkiye’de nasıl bir yankı uyandırmıştır?

Abdurrahman Küçük: Sayın Çiçek, izniniz olursa sorunun cevabına geçmeden önce, genelde yapılan ve sizin sorunuzda da yer alan küçük bir yanlışlığı düzetmek istiyorum. O da Van’daki Ermeni Manastırı/Kilisesi için “Aktamar” denilmesidir. Buranın Ermenilerce de ifade edilen ve bizim çalışmalarımızda vurguladığımız adı “Ahtamar”dır.
Ahtamar Kilisesi’nin restorasyonundan sonra, 29 Mart 2007 tarihinde açılış töreni yapıldı. Bunun üzerine ben, “Ahtamar Kilisesi, Ermeniler ve Türkler” başlıklı bir yazı yazdım ve 02.04. 2007 tarihli Ortadoğu Gazetesinde yayınlandı. Yazımın bir yerinde, bu ad konusuna biraz da mizah katarak, şöyle vurgu yapmıştım:
“ … Ahtamar ve Ahtamar Kilisesi, Ermeni Tarihi’nde çok özel ve önemli bir yere sahiptir.
Ahtamar ismi ile ilgili değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerin ortak noktası; bir delikanlının bir kıza aşık olması, ancak babasının karşı çıkması ile kavuşamaması, boğulurken “Ahh Tamar!” diyerek seslenmesi ve sonra da kızın kendini öldürmesidir. Bu olaya atfen Van’daki adaya ve kiliseye Ahtamar adı verildiği iddialar arasındadır(Tamar ismi, Yahudi Kutsal Kitabı’nın Tekvin Kısmının 38.Bab’ındaki bir olayda da geçmektedir). Ancak ‘Ahtamar’ ile ilgili iddialarla birlikte bu isim AKP iktidarı ile değişiklik kazandığı dikkati çekmektedir.
AKP İktidarı ve AKP’liler yapamadıkları, ‘kararttıkları’ her şeyin başına ‘ak’ ön ekini koyarak ‘aklama!’ya büyük gayret göstermişlerdir. Hâlbuki aynı törende İstanbul Ermeni Patriği Mutafyan, konuşmasında ‘Ahtamar’ diyerek yetkililerin ‘ak’ını karartmıştır. Her şeyde olduğu gibi araba plakalarına kadar uzattıkları ‘AK’ harflerini 1100 yıllık Ahtamar kilisesinin başındaki ikinci harf olan ‘h’ı “k” ile değiştirerek yapmışlardır. Çünkü Türkiye her türlü değişikliği ve yeniliği Sayın R. Tayip Erdoğan ile yaşamıştır ve yaşamaktadır(!). Bu örnek noktasında kendilerine katılıyorum(!). Ancak kendilerine, kelimenin başını ‘ak!’ getirmeniz sizin yaptıklarınızı aklamaya yetecek midir? diye sormadan da edemiyorum. Harfler ile oynamanız, karayı ‘ak’ harfleri ile değiştirmeniz sizi tarih önünde ve Allah huzurunda aklayabilir mi ?”
Bu girişten sonra sorunuzun cevabına geçiyorum. Çünkü bu soru bize genel bir Türk tarih turu yaptıracaktır. Bizi hem Ortaasyaya/Türkistana götürecek hem de yeniden Türkiye’ye getirecektir.
Devlet Bahçeli Bey, 1 Ekim 2010 tarihinde, Mübarek Cuma Günü, Ani’deki Fethiye Camii’nde Cuma namazı kılarak 2011 yılı Seçimlerinin startını verdi. Bu start, önemli bir starttı ve stratejik derinliği olan bir starttı. Bu stratejinin içinde hem Türk Tarihi hem İslâm tarihi gizliydi. Çünkü Ani;1071 Malazgirt Zaferinden önce Sultan Alparslan’ın fethettiği ve Müslüman Türk Geleneğini başlattığı ve Müslüman Türkiye temelini attığı ilk yerdi. Alparslan’ın,16 Ağustos 1064 tarihinde, Bizans İmparatorluğunun Doğuda en müstahkem şehri ve kalesi kabul edilen Ani’yi fethetmesi, Hıristiyanlar arasında üzüntüye ve Müslümanlar arasında da büyük bir sevince sebep olmuştu. Sultan Alparslan, Ani’yi fethettikten sonra, Türk Tarihinde önemli bir geleneği de başlatmıştı. Bu gelenek fethedilen yerde bulunan en büyük ve önemli kiliseyi Camiye çevirmek, diğer kiliselere veya mabedlere dokunmamak ve ilk Cuma Namazını bu Camide kılmaktı(Bu geleneğin devam ettiğini, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethindeki tavrı gösteriyordu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Bizans’ın en görkemli ve büyük kilisesi olan Ayasofya’yı Camiye çevirmiş, ilk Cumayı burada kılmış ve diğer kiliselere dokunmamıştı).
Alparsalan’ın Ani’ye gelmesi; Müslüman olduktan sonra Türkler’in toplu olarak ikinci veya üçüncü gelişleriydi. Önceki gelişlerin bir kısmı Müslüman olmadan önceki gelişlerdi. Müslüman olduktan sonraki ilk geliş zannedersem 991’li yıllarda Tunceli ve Çevresine (Bugünkü Erzincan, Tunceli, Bingöl, Malatya gibi illeri içine alan bölge) gelişti. İlk Türk Devleti de burada kurulmuştu. Ancak önceki gelişlerden Alparslan’ın Ani’ye gelişi çok farklıydı. Önceki gelişler öncü geliş yani “keşif gelişi” idi. Ama Alparslan’ın gelişi kalıcı, değerleri yerleştirici ve bir daha geri dönmemesine gelişti. Bu geliş; Anadolu’yu Türkleştirme ve Müslümanlaştırma, orada Hıristiyanların zulmü altında inleyen Hıristiyanları hatta binlerce yıldan beri Anadolu’da bulunan soydaşlarını kurtarma, adaleti hâkim kılma ve Türk’ün hoşgörüsünü gösterme yönündeki kararlı ve vakur bir gelişti. Zaten Ani’den sonra Malazgirt Zaferi olmuş ve Türk’ün dünya tarihini değiştirme süreci başlamıştı. Artık Anadolu’daki Hıristiyanı, Yahudisi, Ateisti veya başka inançtaki insanlar bayram etmişti. Bizansın kendi mezhebinden olmayan Hıristiyanlara karşı özellikle Monofizit Ermenilere ve Süryanilere karşı çok acımasızdı. Onları ya Ortodoks olmak veya yok olmak gibi iki tercihten birine mecbur bırakmıştı. Türk Sultanı Alparslan’ın Bizans İmparatoru Romen Diyojeni Malazgirt’te yenmesi hem Müslüman Türklere Batı’nın yolunu açmış hem de yok olma endişesi içinde bulunan mazlum topluluklara yaşama ümidi vermişti.
İşte Devlet Bahçeli’nin Ani’de Cuma Namazı kılmasını ve 2010 Seçim startını vermesini Alparslan’ın Anadolu’da ümit ışığı yakmasına, ümitsizliğe düşmüş Türk Milletine ümit vermesine, mazlum duruma düşmüş ve endişeli beklentiye girmiş Anadolu insanına “Korkma ben buradayım, MHP vardır, arkandadır ve İktidarın alternatifidir” mesajını sunmasına benzetiyorum. Bu mesajı en iyi alanın da İktidar Partisi Adalet ve Kalkınma Partisi olduğu kanaatindeyim. AKP’nin tek korkusu; MHP’nin her yerde alternatif olarak öne çıkmasıdır. Bu mesaj, Türk Kamuoyuna verilirse gerisi kendiliğinden gelir ve İktidar yolu açılır. İktidar’ın elinde ve kontrolünde olan MEDYA’nın MHP’ye yer vermemesini ve “Ani Çıkarmasını” görmemezlikten gelmesi bu korkunun eseridir. Ahtamar Kilisesi’nde yapılan Ayin’i ve “Haç Takma Töreni”nin canlı olarak yayınlanmasını, buna karşılık MHP’nin faaliyetlerinin sansürlenmesini ben “Cifte standart anlayışı”nın da ötesinde değerlendiriyorum. Değerlendirmeme göre bu büyük bir korkunun tezahürüdür. Korkunun ecele faydası olmadığı bilinen klasik bir söylemdir.
Türk Milleti, yaşananları aklıselimi ile değerlendirmekte, gidişi iyi görmemekte, kendisini, değerlerini, ülkesini ve milletini kurtaracak, birliğinin ve bütünlüğünün garantisi olacak bir “kurtarıcı” beklemektedir. Türk Milleti’nin bu kurtarıcının MHP ve Türk Milliyetçileri olduğu mesajını aldığı ancak bunun gerçekleşmesi için bazı talepleri ve beklentileri olduğu da değişik vesilelerle dillendirilmektedir.
Makaleyi Hemen Yorumla