

ATALARIN HUZURUNDA…
Arslan KURTALP ergenekonalp@hotmail.com Okunma : 7068
Yıl: M.Ö. 209
Mete’nin huzurundayım. Devletin başına geçmiş, Mete Han olmuş. Kim olduğumu, hangi tarihten ve nereden geldiğimi söyledim. Sözlerimden sonra herkeste bir şaşkınlık olacağını ve kimsenin bana inanmayacağını düşünüyordum; ama ne han, ne de yanındakiler ciddiyetlerini bozmadan beni dinlemeye devam ettiler. Sözlerim bitince Başbuğ Mete Han sordu: “Nasıl bir ülkede yaşıyorsun?” Anlatmaya başladım: “Başımızdaki yöneticiler, ordumuza düşman ve milleti orduya karşı kışkırtıyorlar.” Sözlerime devam ediyordum ki; ordu-millet bir devletin hükümdarı, dünya savaş tarihine onluk sistemi getiren kudretli han, sükûnetini kaybetti ve bir el işaretiyle beni huzurdan kovdu.
Yıl: M.S. 639
Kürşad’ın karşısındayım. Yanında 39 yoldaşı var. Hepsi atlı pusatlı… Onlara da kim olduğumu ve nereden geldiğimi anlatıyorum. Acil bir işleri olmalı ki fazla uzatmadan nasıl bir ülkeden geldiğimi soruyorlar. Anlatıyorum: “Yaşadığım ülke ABD adındaki bir devletin tahakkümü altında. Başımızdaki yöneticiler onların bir sözünü ikiletmiyorlar. Devletimiz fiilen işgal altında değil; ama siyasi olarak bir işgal var.” Etrafındaki arkadaşlarına bakıp tebessüm ediyor ve şöyle diyor: “Bağımsızlığa hasret biri olarak seni çok iyi anlıyorum. Ama yok mu başınızda bir lider ve yanında 39 can yoldaşı?” diyor ve atını Çin sarayına doğru sürüyor. Cevabımı beklemeden gidiyor. Ortalık toz duman…
Yıl: 725
Vezir Tonyukuk’un misafiriyim. Bilge vezir yaşlanmış. Ona da kendimi anlatıyorum. Ülkemin hâlini soruyor. Milletimizin, var olduğumuzdan bu yana tek tanrı inancına, bin senedir de İslam dinine mensup olduğunu söylüyorum ve dinî vaziyeti anlatıyorum: “Yaşadığım çağda İslamiyet’in en rahat yaşandığı ülke benim ülkem. Fakat ülkemizde yıllardır devam eden ve son yıllarda etkisini iyice arttıran bir “Ilımlı İslam” fikri var. Dinimizi özünden koparmaya çalışıyorlar. İslamiyet’i millî değerlere aykırı bir din gibi göstermeye çalışıyorlar. Müslüman Türk milliyetçilerini dışlamakla birlikte, “Dinler arası diyalog” diyerek diğer dinlere mensup insanlara karşı muhabbet besliyorlar. İslamiyet’ten taviz verip, başka dinlerle ortak bir noktada buluşmaya çalışıyorlar.” Derken sözümü kesiyor: “Alp yiğidim! İyi işit! Göktürk ilinde Bilge Kağan’ım bir zaman oldu ki Budizm’e muhabbet besledi. Gök Tanrı inancından sapmayı düşündü. Karşısına dikildim ve milletimizi Türklüğünden uzaklaştıracak olan bozuk bir inancı seçmenin yanlış olacağını söyledim, onu ihtar ettim. O da fikirlerime değer verdiğinden sözlerimi düşündü; devleti ve milleti yanlış bir yola sapmaktan kurtardı. Türk’ü dininden uzaklaştırırsan, Türklüğünden de uzaklaştırırsın yiğidim. Dikkatli olun. Tanrı esirgesin, yok olursunuz.”
Yıl: 942
İmam Matüridi Hazretlerinin huzurundayım. Nereden, nasıl geldiğimi sormadan bana yaşadığım ülkede ehl-i sünnet yolunun devam edip etmediğini soruyor. Cevap veriyorum: “Elhamdülillah, devam ediyor. Fakat bozuk mezhepler de o kadar çok ki… Bir tarafta milletimizin dinî inançlarını sömüren ve siyasi menfaatler edinmeye çalışan bir grup var, bir tarafta dinimizi “ılımlı”laştırıp ehl-i sünnet yolundan koparmaya çalışan, koynundan haç çıkan sarıklılar var, bir tarafta İslam düşmanları var. Ama çok şükür ki dinimizi yaşayıp, yaşatmaya çalışan samimi insanlarımız da var. Bununla beraber ahlaksızlık hat safhada. Karşınızda söylemekten hayâ ettiğim türlü ahlaksızlıklar, çirkinlikler yaşanıyor. Bu ahlaksızlıkların önüne geçmek için de dişe dokunur hiçbir şey yapılmıyor.” Üzüldüğü her hâlinden belli olan Matüridi Hazretleri soruyor: “Başınızda gayrimüslim yöneticiler mi var? Dininizi, gençlerinizi nasıl oluyor da koruyamıyorsunuz?” Utana sıkıla söze başlıyorum: “Efendim, başımızdaki yöneticiler biraz önce söylediğim gruplardan. Yani dinî duygularımızı istismar edip koynundan haç çıkan zihniyetlerden. Hıristiyanlara, Yahudilere uşaklık ederek siyasi menfaatler sağlamaya çalışıyorlar.” İmam Matüridi soruyor: “Milletiniz saf mı ki Hıristiyan’a, Yahudi’ye uşaklık eden birini başta tutuyorsunuz?” Mahcup bir şekilde konuşuyorum: “Milletimiz kandırılıyor efendim. Biraz önce de söylediğim gibi birkaç dinî konuşmaya, göstermelik ibadete aldanıyor. Başımızdakiler dinî hassasiyeti yüksek olan milletimizi bu noktadan vuruyorlar.” Bir eli önündeki rahlenin üstünde, diğer elinin işaret parmağıyla beni göstererek uyarıyor: “Evladım… Sakın ha sakın, bizim yolumuzdan sapmayın! Biliyorsun ben de Türk’üm. Milletimiz bu yüce dinin asırlarca sancaktarı olacaktır. Bu millet İslamiyet’ten ayrı düşer, sapık yollara düşerse hem Türk milleti mahvolur hem İslam âlemi. Allah muhafaza buyursun.” Duasına “Âmin!” deyip el öperek huzurdan ayrılıyorum.
Yıl: 1071
Sultan Alparslan’ın huzurundayım. İsmimi öğrenince şaşırıyor: “Bin sene öteden geliyorsun ve benimle aynı ismi taşıyorsun. Allah seni anana, atana; vatana, millete bağışlasın yiğidim. Demek ismimiz hâlâ başka bedenlerde yaşamaya devam ediyor.” deyip seviniyor ve Nizam’ül-mülk’e dönüp: “Görüyor musun bilge vezirim, biz sadece buraları fethetmekle kalmamışız, aynı zamanda gönülleri de fethetmişiz.” Sonra ülkemin yerini soruyor. Onun fethettiği topraklardan geldiğimi öğrenince fethettiği toprakların hâlini merak ediyor: “Demek buraları hâlâ Türk vatanı. Allah’a şükürler olsun.” Ben boynumu büküp, biraz mahcup bir hâlde söz alıyorum: “Sultanım, senin fethedip Türk’e vatan eylediğin o topraklarda Türk’ün ihtişamı pek kalmadı. Başımızda “Türk” sözünden rahatsız olan, “Türk’üm” diyemeyen yöneticiler var.” Yüzü asılan ve hiddetlenen büyük sultan iki cümle söylüyor: “Yok mu içinizde bir Alparslan, yok mu onun yanında bir Nizam’ül-mülk! İsmin Alparslan’mış, bu ismi böyle mi taşıyorsun sen!” Konuşamıyorum, sesim çıkmıyor.
Yıl: 1278
Mehmet Bey’in karşısındayım. Hangi asırdan, hangi ülkeden, nasıl geldiğimi ona da anlatıyorum. Dilimdeki bazı kelimeler kendisini rahatsız etmiş olmalı ki, bu kelimelerin Türkçe olup olmadığını soruyor. Hassasiyet göstermeme rağmen kullandığım Türkçeye yabancı kelimeler sızmış olabileceğini söyleyip özür dileyerek anlatmaya başlıyorum: “Devletimiz kurulduğundan bu yana dil konusunda çeşitli fikirler öne sürülmüş ve devlet siyaseti olarak denenmiş. Sonunda devletimin kurucusu zamanında doğru düzgün bir yol bulunmuş ve takip edilmeye başlanmış. Fakat o başımızdan ayrılınca yerine geçen insanlar “Öztürkçecilik” adı altında “uydurmacılık” fikrini öne sürüp dil siyasetini değiştirmişler. Türkçemdeki güzelim kelimeleri, öz be öz benim olan sözleri sırf Arapça, Farsça kökenli diye dilden atıp yerine kendi kafalarından kelimeler uydurmuşlar. Halkımız bu kelimeleri benimseyememiş. Bir müddet sonra milletin nabzını tutan şuurlu Türk milliyetçilerinin mücadeleleri sonunda dil konusunda doğru bir yol seyredilmeye başlanmış. Fakat bu defa da kültür emperyalizminin bir parçası olarak dilimiz yabancı dillerin esareti altına girmeye başlamış. Hâlâ da dilimiz bu esaret altında inim inim inlemekte. Ben Türkçesine özen gösteren bir Türk milliyetçisiyim. Benim Türkçemde kusurlar buldunuz, yüzünüzü ekşittiniz. Yaşadığım ülkeye gelseniz de eğitimli (!) gençlerimizin Türkçesini duysanız bilmem ne dersiniz?” Türkçe konusunda ferman sahibi Karamanoğlu bütün ciddiyetiyle soruyor: “Siz başsız, devletsiz misiniz ki Türkçenize sahip çıkılmıyor?” Cevap veriyorum: “Başımızdaki insanlar ‘Türk’ ile başlayan birçok kelimeden rahatsız. ‘Millî Eğitim Bakanlığı’ dedikleri koltukta oturan insanlar ‘millî’ olan her şeyden korkuyorlar ve uzak duruyorlar. Okullarda ‘Türküm’ sözünü yasaklamayı, Türkçe dışında dillerde eğitim yaptırmayı düşünüyorlar ve bunu da söylemekten utanmıyor, çekinmiyorlar. Dolayısıyla Türkçe konusunda milletimizi, gençlerimizi aydınlatıcı hiçbir çalışma yapılmıyor. Bazı samimi Türk milliyetçilerinin sayesinde biz de dilimizi korumaya çalışıyoruz.” Elini çenesine götürerek düşünmeye başlayan Mehmet Bey soruyor: “Ben bir ferman yayımlamıştım. O fermanı al, götür, belki faydası olur. Galiba sizin bu fermandan haberiniz yok.” diyor. “O fermanı biz biliyoruz beyim. Bilmeyenlere de fırsat buldukça okuyoruz. Fakat bu konuda destekçimiz az olduğu için pek tesirli olamıyoruz.” Mehmet Bey üzülüyor, bense zaten asırların verdiği bir yorgunluk içerisindeyim.
Yıl: 1545
Kanuni Sultan Süleyman devri… Şeyhülislamlığa getirilen Ebu’s-Suud Efendi’nin karşısında, diz çöküp oturuyorum. Hikâyemi anlatıyorum. Bana yaşadığım devirde ülkemdeki adalet anlayışını soruyor. Anlatıyorum: “Başımızda adil yöneticiler yok. Adalet sistemi berbat. Bir dava yıllarca sürebiliyor. Haksızlık çok. İnsanlar fikirlerinden ötürü hapislere atılıyorlar. Adalet kişiden kişiye göre değişiyor. Benim hukukuma göre, başkası suçluyken; onun hukukuna göre ben suçlu olabiliyorum. Adaleti tesis etmekle vazifeli insanlar adaleti değil kendi menfaatlerini gözetiyorlar.” Sabırla sözlerimi dinleyen Şeyhülislam söze başlıyor: “Sen nasıl bir ülkeden geliyorsun? Dinin İslam ve Türk milletindensin. Ne İslamiyet’in ne de Türklüğün böyle adaletsizliklerle adı anılmazdı. Biz adaletsizlik şüphesi olduğunda padişahımıza bile hesap sorabilirken, sen hangi Müslüman Türk devletinden bahsediyorsun? Belli ki ismi adaletle anılan dinimizden ve töremizden kopmuşsunuz.” Her sözünü tasdik ederek ve her atamın yanından biraz daha mahcup bir şekilde yolculuğuma devam ediyorum.
Yıl: 1901
Abdülhamit Han devri… Kimilerinin “Kızıl Sultan” dediği, bizim “Gök Sultan” ve “Ulu Hakan” olarak tanıdığımız bilge padişahı ziyaret etmek istiyorum. Yıldız Sarayı’na doğru yürüyorum. Geçtiğim her sokakta insanların kendi aralarında benzer konuları konuştuğunu fark ediyorum. Saraya az bir yolum kalmışken üç-dört kişinin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Anlattıklarına göre birkaç gün önce bir Yahudi heyeti sultanı ziyaret etmiş ve toprak talebinde bulunmuşlar. Buna karşılık o sükûnet sahibi Ulu Hakan hiddetlenip gelenleri huzurdan kovmuş. Bu olan biteni duyunca sultanın huzuruna varmaya cesaretim kalmadı. Daha önce huzuruna vardığım atalarım gibi o da bana ülkemi soracaktı. Ne diyecektim? Başımdaki idarecilerin topraklarımızı, kurumlarımızı “babalar gibi sattığını” hangi cesaretle, hangi yüzle söyleyecektim? Velhasıl Gök Sultan’ı ziyaret edemeden ve gitgide gücümü kaybederek yoluma devam ettim.
Yıl: 1919
Yer: Samsun.
Asırlara hükmeden Osmanlı Devleti işgal altında. Herkes istiklal çareleri düşünürken, biri sadece düşünmekle kalmıyor, harekete geçiyor: Mustafa Kemal… Onu Samsun’da karşılayanların arasında en ön saflardayım. Çağlar ötesinden gelen ve her durakta artan mahcubiyetimle dikkatini çekmiş olacağım ki beni işaret ediyor: “Çocuk, buraya gel!” diyor. Heyecanla yanına gidiyorum. Bana sıkıntımı soruyor. Bütün hikâyemi ona da anlatıyorum. Yüzümdeki ümitsizliği fark etmiş olacak ki: “Çocuk, anlıyorum ki senin sıkıntın benimkinden daha fazla. Ben istiklale susamış, canına, malına, ırzına kastedilmiş ve ayağa kalkmak için hazır bekleyen bir milletin önüne geçiyorum. Ama sanırım sizin yanınızda istiklale susamış ve ayağa kalkmak için işaret bekleyen bir millet yok. Olsaydı, anlattığın bu kadar olay karşısında zaten çoktan ayağa kalkardınız. Ama bu sözlerim seni ümitsizliğe sevk etmesin. Her ne şekilde olursa olsun, böyle inanmış bir Türk genci olarak bir tek sen dahi kalmış olsan mücadeleden yılmayacaksın! Üzerinde atalarının emaneti, yükü, sorumluluğu vardır. Bunu unutma! Ya şimdi buradan ‘Pes ettim, ben Türk değilim!’ deyip gidecek ve yaşadığın devre uyacaksın, ya da kendine yaraşır bir şekilde ‘Ben Türk’üm, ne mutlu Türk’üm diyene!’ deyip yaşadığın çağa koşacaksın. Seçim senin…
Yıl: 2010
Gazi Paşa’ya cevap veremeden “Esselatü hayrun minen nevm” sedaları arasında uyanıyorum. Gördüklerimin rüya olduğunu anlıyorum. Kısa bir süre sonra titreyip kendime gelerek ayağa kalkıyorum ve 1919 yılına cevabımı 2010’dan veriyorum: Ben Türk’üm! Ne mutlu Türk’üm diyene!
Velhasıl mücadeleye devam…
(Bir zaman makinesi icat edip geçmiş ve gelecek yıllara yolculuk edebilmeyi çoğu insan istemiştir. Hatta bununla ilgili filmler bile çekilmiştir. Bu filmlerden etkilenmiş olacağım ki geçenlerde şöyle bir rüya gördüm: Zaman makinesi üzerine çalışıyordum. Derken beni istediğim tarihe götürecek bir zaman makinesi icat ettim. Geçmişe dair hep içimde bir hasret olduğundan önce geçmişe doğru yolculuğa çıkmak istedim. Tek başıma, hiç kimseye haber vermeden zaman tünelinde yolculuğa çıktım. Yukarıda yazdıklarım gördüğüm rüyadan ibarettir.)