“EVET” İÇİN HERŞEYİ YAPACAK DURUMDA

“EVET” İÇİN HERŞEYİ YAPACAK DURUMDA Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın zor durumda olduğunu sözlerine, kızgınlığına, öfkesine, nefretine, bol bol başvurduğu siyasi yalanlarına ve iftiralarına, herşeyden medet uman hamlelerine, dost dediklerini düşman gibi, düşman dediklerini dost gibi göstermesine, tehdide ve şantaja başvurmasına, devletin tüm imkanlarını seferber etmesine, her şeyi ve herkesi istismar etmesine, telaşına, muhalefet partilerine yönelik akıl almaz suçlamalarına bakarak anlayabiliriz. Başbakan kendinde değildir. Kendini kaybetmiş durumdadır. Özellikle referandum süreci başladığı günden bu yana telaşlı bir haldedir. Referandumun sonucunu ölüm-kalım gibi görmesi de bu telaşının en çok yansıyan yönüdür. Başbakan için “kalım” olacak sonuç Türk milleti için zarar, Başbakan için “ölüm” olan sonuçlar ise Türk milleti için kazançt....

Devamı Okunma : 306 5-Eylül-2010 Pazar

REKLAMMARKET ALMANYA
 
YILDIRAY ÇİÇEK ARŞİVİ ARA
GENÇ SESLENİŞ ARŞİVİ ARA


BEDEL ROMANI ÜZERİNE…

Arslan KURTALP ergenekonalp@hotmail.com Okunma : 7765



Ülkücü camia bugüne kadar birçok yazar ve şair çıkarmıştır. Her ne kadar halkımız, kafalarındaki “ülkücü” fotoğrafında kitaba ve kaleme yer vermese de, “Solcular çok kitap okur, ülkücüler hiç okumaz. Onların işi gücü kavgadır.” gibi yanlış bir anlayış içerisinde olsa bile bu bizim, bağrında nice mütefekkirler barındırmış bir hareket olduğumuz gerçeğini inkâra kâfi gelmez. Evet, yedisinden yetmişine “kitapkurdu” bir hareket olamadık. Fakat camiamız içerisinde kitap okuyan şuurlu ülküdaşlarımızın sayısı da sanıldığı kadar az değildir.

Bir sürü değerli mütefekkiri, ilim adamını, yazarı içerisinde barındırmış bir hareketiz. Birçoğu arkalarında vekil bırakmadan Hakk’a yürüyen yazarlarımızın her biri aynı zamanda iyi birer okuyucuydular. Onlar, yazı yazabilmenin birinci şartının okumaktan geçtiğini elbette iyi biliyorlardı. Onları okudukça anladık ki insan okudukça yüreği dolar, yüreği doldukça da oradan kalemine mürekkep çeker. Kısacası yüreğiyle hisseder, hissettiğini de yüreğiyle yazar.

İtiraf etmeliyim ki artık bir ülkücü kardeşimize kitap tavsiye etmek istediğimde aynı yazarların isimlerini vermekten bıktım(!). Artık istiyorum ki bu milletin değerleriyle barışık, mürekkebini Türk ve İslam dolu yüreğinden çeken yeni isimler ortaya çıksın, yeni araştırmacılar türesin, yeni yeni romanlar, makaleler yazılsın.

Geçtiğimiz günlerde bu bıkkınlığıma bir nebze olsun çare olan bir roman okudum. Romanın ismi “Bedel”. Bir zamanlar Ortadoğu gazetesindeki yazılarından tanıdığımız Selcan Taşçı Hanımefendi tarafından yazılmış. Önsözünü değerli yazarlarımızdan Necdet Sevinç’in yazdığı eser Oğuzhan Cengiz Ağabeyin yayın yönetmenliğini yaptığı Bilgeoğuz Yayınları’ndan 2007 yılında çıkmış.

Bedel adlı romanı internette gördüğümde dikkatimi en fazla çeken, kitabın kapağındaki fotoğraf oldu. Kapakta, şehidimiz Yusuf İmamoğlu’nun (mekânı cennet olsun) fotoğrafı ve İstanbul Üniversitesi’nin tarihî giriş kapısı yer alıyordu. Bu iki fotoğrafın yanında bir de yazarın kendi fotoğrafı vardı. Bu manzara karşısında yazar hakkında kendi kendime: “Bu ne kendini beğenmişlik! Koskoca ülkü şehidinin yanına kendi fotoğrafını koymakla ne kadar kibirli biri olduğunu göstermişsin. Bir kitap yazdın diye hemen şehidimize komşu mu oldun!” diye söylenmiştim. Fakat kitabı okudukça bu serzenişimde biraz haksız olduğumu anladım. Çünkü yazar, romanından anladığımız kadarıyla, İstanbul Üniversitesi’nde aldığı her nefeste ve attığı her adımda İmamoğlu’nu düşünmüş, onun şehadetinden güç bulmuş, ümitsizliğe kapıldığı anlarda hep İmamoğlu’nun hayaliyle karşılaşmış. Tabi benim kitaptan anladığım bu. Yazarı yakından tanımadığım için şehidimize olan muhabbetindeki samimiyeti de bilemiyorum. Kitabı sizlere yaklaştırabilmek adına müsaadenizle bu güzel roman hakkında biraz daha bilgi vermek istiyorum.

Romanda Burla karakteriyle karşımıza çıkan yazar üniversite yıllarında (özellikle 2004-2006 yılları) İstanbul’daki üniversitelerde yaşanan hadiseleri anlatmış ve bu hadiselerde önemli rol alan ülküdaşlarımıza eserinde adeta kalemiyle hayat vermiş.

Romanı okumadan önce romanda neler anlatıldığıyla ilgili hiçbir bilgim yoktu. İlk sayfaları sıkıla sıkıla okudum. Sonra dedim ki “Romanlar hep böyledir. İlk sayfalar, düğümler atıldığı için sıkıcıdır, sabret.” Eğer yazarı ülkücü olmasa, sırada okuyacağım başka kitaplar olduğu için onu okumayı erteleyebilirdim. Ülkücü yazar kıtlığı yaşadığımız bir zamanda ülküdaşlık hukuku hatırına sabrettim ve okumaya devam ettim. İyi ki devam etmişim. O kadar zevk alarak okudum ki… Günlük meşgalelerim ve uyku gibi temel ihtiyaçlar dışında bulduğum her fırsatta kitabı okuyarak 2 günde bitirdim. Kitabın, ilgimi çekmesinin en önemli sebebi sanırım kitabın karakterlerini tanıyor oluşum ve bir kısmıyla oturup sohbet etmişliğim olmasıydı. Çünkü o yıllarda ben de Marmara Üniversitesi öğrencisiydim. Kitaptaki ismiyle “Alper” üniversite teşkilatımızın reisiydi. Reisimizden eserin birçok yerinde övgüyle bahsedilmiş. Alper ismini ilk okuduğumda “Yazar eğer reisimi sıradan bir teşkilat mensubu olarak anlatırsa ona çok büyük haksızlık eder.” demiştim. Ama düşündüğüm gibi olmadı, yazar yine şaşırtmayı bildi. Kalemini akıcı bir şekilde kullanan Selcan Hanım “Alper”i bazı eksiklikler dışında tanıdığımız, bildiğimiz şekliyle kitabına aksettirmişti.

Kitapta o yıllarda özellikle İstanbul’daki üniversitelerde geçen bazı hadiseler anlatılmış. Okudukça o hadiseler gözümün önünde canlandı. Kısacası romanın bazı bölümlerinde adımız geçmese de âcizane biz de farkında olmadan sıradan bir nefer olarak rol almışız. Meğer Merkez Kantin’de oturup sohbet ederken, meydanda bildiriler okunurken, “Alper”e saldırıldığını duyup sağa sola koştururken, “Alper”i kanlı gömleğiyle ambulansa binerken gördüğümüzde ortalığı ayağa kaldırırken “Burla” adındaki karakter de oralardaymış ve romanının sayfalarını oluşturuyormuş. Bildiğim kadarıyla romanda anlatılan hadiseler arasında yaşanmamış, hayal ürünü hiçbir şey yok. Hatta yaşanan onca hadise ve fedakârlık düşünüldüğünde az bile yazılmış diyebilirim. Romanın sonunda Burla karakteriyle karşımıza çıkan yazarın öldüğünü görüyoruz. Sanırım sadece burada hayale başvurulmuş.

Ülkücü nesil olarak bizler hep 80 dönemindeki ağabeyleri ve onların verdikleri mücadeleleri biliriz. Ama 2000’li yıllarda verilen mücadelelerden pek haberimiz yoktur. Romanın bu bakımdan da çok önemli ve değerli bir yeri var. Tuncay, Alper, Bahadır, Kağan, Çağrı Tuğcu… ve niceleri İstanbul’da 2000’li yıllarda verilen mücadelenin kahramanları oldular. Onlar, bizzat gördüğüm için biliyorum, okullarından, geleceklerinden, özel hayatlarından taviz verdiler ve ben de dâhil herkesin kolay kolay gösteremeyeceği fedakârlıkları göze aldılar. Bu karakterler arasında özellikle yakından tanıma imkânı bulduğum ve çok değer verdiğim Tuncay ve Alper’e inşallah gösterdikleri fedakârlıkların vefası bugün ödeniyordur.

Eserdeki karakterlerin gerçek hayatta kimlere karşılık geldiğini yazmadım. Çünkü bu kişileri tanıyanlar zaten kitabı okuyunca kimin hangi isimle canlandırıldığını anlayacaklar. Kahramanları gerçek hayatta tanımayanlar için de bu kişilerin kim olduklarının pek bir önemi yok.

Okuduğum bu güzel romanı bütün ülküdaşlarıma gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Verdiğiniz para ve ayırdığınız zaman için pişman olmayacağınızı söyleyebilirim. Hele 2000’li yıllarda İstanbul’daki üniversite teşkilatlarında yer aldıysanız kitabı elinizden bırakamadan okuyacağınızdan emin olabilirsiniz.

Selcan Hanım’a bu güzel eserinden ötürü teşekkür ediyor, yüreğinden taşan damlaların devamı ümidiyle saygılarımı sunuyorum.

Adınız Soyadınız
E-Mail Adresiniz
Yorumunuz